Karşı Bahçenin Çocukları
- Arzu Buse ERASLAN

- 1 saat önce
- 4 dakikada okunur

Sokağın adı eskiydi. Öyle belediyenin değiştirdiği, tabelası sökülüp yerine yenisi takılan türden bir eskilik değil. İnsanların ağzında kalmış bir isimdi bu. Bazı sokaklar haritalardan silinse de hafızadan silinmiyordu çünkü. Yolunu tarif eden herkes aynı yerde sesini yavaşlatıyor, aynı dönüşte geçmişe basar gibi dikkatli yürüyordu.
Sonbaharda bu sokak daha erken kararıyordu.
Akşam ezanından önce bile gölgeler kaldırımlara çöker, rutubet duvar diplerinden yukarı yürür, ağaçların arasından geçen rüzgâr eski apartmanların boşluklarında uğuldardı. Soba dumanına karışan ayva kokusu bütün sokağa yayılırdı sonra. Ağır, sarı ve biraz hüzünlü bir koku.
Defne çocukken kokuların da insan gibi olduğunu düşünürdü bazen. Bazıları yaklaşır yaklaşmaz insanın içini ısıtırdı, bazılarıysa hiçbir şey yapmadan canını acıtırdı.
Karşılıklı duran iki ev vardı sokakta.
Birinin pencerelerinde her mevsim temiz tüller olurdu. Akşamları içeriden yumuşak bir ışık taşardı sokağa. Kışın camları buğulansa bile içerideki sıcaklık hissedilirdi. O evin bahçesindeki ayva ağacı, sokağın en güzel ağacıydı. Meyveleri iri, sarı ve parlaktı. Dalları sonbaharda ağırlaşır, bazen rüzgâr çıktığında ayvalardan biri düşüp çimenlerin üstünde tok bir ses bırakırdı.
Öteki evinse duvarları daha kararmıştı. Cam kenarlarında biriken toz, yıllardır aynı yerde duruyor gibiydi. Bahçesindeki ayva ağacıysa cılızdı. Meyveleri küçük, sert ve buruk olurdu. İnsan ne kadar beklerse beklesin tatlanmayacakmış hissi bırakırdı ağızda.
Defne uzun yıllar bunun nedenini düşündü.
Toprak aynı topraktı. Yağmur aynı yağmurdu. Bir ağacın meyvesi neden güzel olurdu da ötekininki boğazı tırmalardı? Sonra büyüdü. Ve bazı şeylerin yalnızca toprakla ilgili olmadığını öğrendi.
Karşı evde yaşayan kızın adı Lale’ydi. İkisi aynı yaştaydı. Aynı okul yolundan geçtiler, aynı karın altında yürüdüler, aynı mahalle bakkalından alışveriş yaptılar. Ama insanın kaderi bazen aynı sokakta başlamıyordu.
Lale’nin annesi sabahları kızının saçlarını tarardı. Tararken konuşurdu da:
“Üşürsün, kalın giy.", "Dönünce sevdiğin poğaçadan yapacağım.", "Geç kalma, merak ederim.”.
Defne bu cümleleri duyduğunda içinde tarif edemediği bir sıkışma hissederdi. Çocuk aklıyla bunu kıskançlık sanırdı önce. Sonra yıllar içinde anladı; insan en çok, hiç bilmediği bir şeye özlem duyarken utanıyordu.
Kendi evlerinde sesler başka türlü çıkardı. Kapılar sert kapanırdı. Tabaklar masaya bırakılmaz, vurulurdu sanki. Annesinin sesi hep sebepsiz yere yükselirdi. Evde görünmeyen bir şey dolaşıyor gibiydi sürekli. Bir huzursuzluk. Bir öfke. Defne yürürken bile dikkat ederdi; terliğini sürümez, bardakları yavaş bırakır, ağlayacaksa banyoya giderdi.
Bazı çocuklar çocukluğunu yaşayarak büyürdü. Bazılarıysa sürekli yanlış yapmaktan korkarak.
Annesi ona uzun uzun bakmazdı hiç. Ama Lale’ye bakardı. Onlara geldiklerinde yanağını sever, saçını okşar, “Maşallah, ne güzel kız.” derdi. Kendi kızına dönerken bakışı hemen değişirdi. Defne bunu hissederdi. İnsan bazı bakışların içinde kıyas olduğunu küçük yaşta öğreniyordu.
Defne yazmayı o yıllarda buldu. Önce okul defterlerinin kenarlarına küçük cümleler yazdı. Sonra eski ajandalara. Sonra bulduğu her kâğıda…
Yazarken evin sesi biraz uzaklaşıyordu sanki. Annesinin öfkesi kapının dışında kalıyor, kelimeler içeride küçük bir oda kuruyordu ona.
Bir gece annesi defterlerini buldu.
Sayfaları uzun uzun çevirdi. Defne o sırada ilk kez annesinin yüzünde öfke dışında bir şey aradı. Belki merak. Belki gurur. Belki küçücük bir yumuşama…
Bulamadı.
“Boş şeylerle uğraşıyorsun.” dedi kadın.
Sonra defteri ortadan ikiye ayırdı.
Kâğıdın yırtılma sesi kısa sürdü. Ama bazı sesler insanın içinde yıllarca yankılanıyordu.
O gece Defne ağlamadı.
Sadece tavana baktı uzun süre. Karşı apartmanın duvarına araba farları vuruyor, ışık tavanda yavaşça kayıyordu. Bir köpek havladı, sonra sokak sustu.
İnsan bazen tam o anda büyüyordu işte. Kimsenin onu korumayacağını anladığı anda.
Yıllar geçti.
Lale yetişkin bir kadın oldu. İnsanların sevdiği, kolaylıkla sarıldığı türden biri… Hayatında yanlışlar oldu elbette. Yanlış adamlara inandı, kırıldı, ağladı. Ama her düştüğünde biri tuttu onu.
Annesi vardı. Babası vardı. Arkasında duran insanlar vardı.
İnsan sevildiği bir evde büyümüşse, dünya tamamen yıkılmıyordu üstüne.
Defne ise başka türlü büyüdü. Sessiz büyüyen kadınlardan biri oldu. Girdiği yerde az yer kaplamaya çalışan, konuşmadan önce karşısındakinin yüzüne bakan, hep suçlu hisseden kadınlardan…
Sonra bir adamla yan yana kaldı.
Adamın sesi bazen annesinin sesine benziyordu. Bir şeyi küçümserken kullandığı sakin ton… Defne konuşurken başka yere bakışı... Sevgi verir gibi yapıp eksiltmesi…
İnsan çocukluğunu tanıyordu çünkü. En çok da zarar veren taraflarını...
Bir gece Defne, onun için çok derin bir konuyu anlatmaya başladı. Adam dinliyormuş gibi yaptı. Sonra omuz silkti.
“Sen de her şeyi fazla derin yaşıyorsun.” dedi.
Dışarıda yağmur vardı o sırada. Mutfak musluğundan ince ince su damlıyor, kalorifer borularından suyun metale dokunuş sesleri geliyordu. Defne cevap vermedi.
Kalkıp musluğu açtı.
Suyun sesi bütün evi doldurdu.
Bazı kadınlar ağlamayı bebekken bırakıyordu çünkü.
Annesi öldüğünde eski eve dönmek zorunda kaldı Defne.
Ev boştu artık. Ama bazı evler boşalınca daha çok görünür oluyordu. Duvar diplerindeki sararmış izler, güneş almayan odaların rengi, yıllarca aynı yerde duran eşyanın parkede bıraktığı solukluk…
Bahçeye çıktı.
Kendi ayva ağaçları kurumuştu. Dalları birbirine dolanmış, gövdesi çatlamıştı. Kabuklarına dokundu Defne. Sertti. Kupkuruydu.
Karşı bahçede ise Lale’nin ağacı hâlâ meyve veriyordu. Sarı ayvalar dallarda ağır ağır sallanıyordu.
Tam o sırada karşı taraftan bir ses geldi:
“Defne?”
Başını kaldırdı.
Lale’ydi. Yüzü yaş almıştı ama bakışlarında hâlâ korunmuş insanların tuhaf rahatlığı vardı. Bir süre konuştular. Daha doğrusu, konuşur gibi yaptılar. İnsan bazı eski tanıdıklarıyla geçmişi değil, yalnızca havayı paylaşabiliyordu.
Lale daldan bir ayva kopardı sonra.
“Elini uzat.” dedi.
Defne uzattı.
Ayva avucuna bırakıldığında şaşırdı. Meyve güneşten ısınmıştı.
“Bizim ağaç bu sene yine çok güzel ayvalar verdi.” dedi Lale.
Defne başını salladı. Sonra istemsizce dönüp kendi kurumuş ağacına baktı.
Ve ilk kez o anda fark etti.
Bazı ağaçlar gerçekten daha az suyla ayakta kalıyordu. Bazı çocuklar gerçekten daha az seviliyordu. Ve insan, çocukken aç kalan yerlerini hayatı boyunca doyurmaya çalışıyordu.
Gece eve girdiğinde ayvayı mutfak masasına bıraktı. Uzun süre dokunmadı ona. Sonra bir bıçak aldı. Meyveyi ortadan ikiye böldü.
İçinden yayılan koku, çocukluğunun bütün sonbaharlarını doldurdu bir anda.
Karşı bahçeyi... Lale’nin annesinin sesini... Kendi evlerinin karanlığını... Yırtılan defterleri... Sustuklarını…
Defne ayvanın bir parçasını ağzına attı.
Tatlıydı. Çok tatlıydı.
Bir anlığına çocukluğundaki o küçük kız geri geldi içine. Karşı bahçeye bakan, sarı ayvalara imrenen ama yine de kimseye kin tutmayan kız…
Sonra yavaşça mutfak penceresini açtı.
Dışarıda yağmur başlamıştı. Ayva kokusu yağmura karıştı. Defne o gece ilk kez karşı bahçeye bakmadı.
Arzu Buse ERASLAN



Yorumlar