top of page

O...

10 Eyl
3 dakikada okunur

Bu sabah kumsalda gördüm Faruk Bey‘i. Bembeyaz saçları dalgalanıyordu rüzgârda.

"Günaydın." dedim.

"Hoşgeldiniz." dedi.

"Nasılsınız,  iyi misiniz? Yeni yazımız  hayırlı olsun." diyerek gülümsedim.

"Sağol kızım. Size de..." dedi.

Kimse yoktu yanında.

"Eşiniz gelmemiş henüz."

Kısa kesik cümlelerle anlattı biraz. Kışın rahatsızlanmış eşi. Tedavi görüyormuş altı aydan beri. Daha iyiymiş ama.

Onlar karı koca bu küçük koyun ayrılmaz müdavimlerindendi. Koyun girişinde hemen sağda idi yerleri. Hep oradaydılar. Her gün erkenden Faruk Bey gelir; sandalyeleri, ayakları paslanmış boyası dökülmüş katlanır küçük masasını, güneş şemsiyesini  güzelce yerleştirir beklerdi sonra da. Eşi ise saat on bire doğru gelirdi çoğu zaman. Kurulu saat gibiydi ikisi de. Sabahtan akşama kadar  oradaydılar. Arada biri gelir biri giderdi. Uzak değildi evleri. Yürüyerek en fazla on dakika mesafedeydi. Öğlen tostu ya da sandviçi taze taze yapılır getirilirdi evden. Yaşlısı, genci, esmeri, sarışını, yerlisi, yabancısı, dedesi, ninesi, torunu, soğuk su satan seyyar satıcısı gelip geçerken önlerinden selam verirlerdi mutlaka.

"Günaydın Faruk Bey? Nasılsınız, iyi misiniz?"

"Üşütmüşüm biraz."

"Deniz nasıl bugün ?"

"Biraz soğuk ama tam yüzülecek deniz."

"Çocuklar gelmedi mi daha?"

"Torun nasıl? Kazandı mı üniversiteyi?"

Karşılıklı diyaloglarda hep aynı sorular aynı cevaplar havada uçuşurdu.

Beyni ile ilgili bir rahatsızlığı varmış, adını söylemedi. Doktor, güneşe çıkmak yasak, demiş. Zararlıymış güneşin kendisi! Aydınlık yasak! Doğuşundan batışına kadar dışarda olmak zinhar yasakmış! Sadece güneş doğmadan akşam da güneş battıktan sonra dışarıya çıkabilirmiş yüzebilirmiş de...

Geçmiş senelerin görüntüsü geldi aklıma. Her gün kumsalda olduğundan kapkaraydı vücudu. Uzaktan zenciye benzerdi. Üzüldüm.

"Ne zaman güneşe çıkacak?" demiş bulundum gereksiz yere.

"Belli değil. Bu yaz  zor galiba kızım." dedi.

***

Eylül ayının sonuna da gelindi işte. Bu kadar gün geçti, o hiç gelmedi. Faruk Bey ise aksatmadan her gün geliyor. Kumsalda tek başına  oturuyor. Hep uzaklarda gözü. Yetmiş sekiz yaşındaymış. Eşi de yetmiş beş. Sormamıştım yaşlarını. Geçen sene Faruk Bey kendisi söylemişti. Kulağı da pek duymaz Faruk Bey’in. Yaklaşsanız  yanına yine de yüksek sesle konuşmanız lazım . Uzaktan gelip geçenler selam verdikten sonra sanki duyuyormuş gibi bir şeyler anlatırlar. Öylesine başını sallar. Sanki duyabilmiş de anlamış gibi.

Geçen öğlen beş yaşlarında bir erkek çocuk sokuldu yanına.

‘’Amca ne zaman gelsem hep buradasın. Niye ki?" diye yüksek sesle sordu.

"Denizi bekliyorum evladım." dedi.

Çocuk ise  meraklı meraklı "Denizin neyini bekliyorsun ki?".

"Denizi kovalara doldurup götürmesinler diye başında duruyorum." diyerek cevap verdi Faruk Bey. 

"Aaaaaaaa!!!" dedi çocuk.

"Ya denizi kaçırırlarsa? O zaman yüzemem ki!" Başladı hüngür hüngür ağlamaya.

"Merak etme, ben buradayım. Akşamları da tuz serpiyorum  ki kokmasın denizin."

Çocuk duraksadı birkaç dakika. Denize baktı. Sonra da Faruk Bey’e  döndü yüzünü. Aldığı cevaptan gayet memnun  elinde oyuncak kovası kollarında yüzme simitleri ile atlayıverdi  denize.

Bir ara Faruk Bey  artık kumsala gelmez  diye düşünmüştüm. Aksatmadan her gün gelmeye devam ediyordu. Evde eşi tek başına sıkılmıyor mudur acaba diye düşünmeden edemiyordum. Besbelli gün boyu güneş topluyordu onun için. Alıp götürüyordu kucağında. Kumsalda yaşananları, geleni gideni de anlatıyordu güneş ışıklarının eşliğinde.

Bu akşam markete giderken uzaktan gördüm onu. Güneş batmıştı. Hafif pembeye boyanmıştı gökyüzü. Kumsalda da tek tük  insan vardı. Küçük bir kayanın üzerine oturmuş manzarayı izliyordu. Tek başınaydı. Kimbilir ne kadar da özlemiştir  aydınlığı, güneşin gökyüzünde gezinmesini. Yaz sıcağında yüzünde lekeler olmasın diye şapka takmayı da özlemiş midir acaba? Ya  papatyaları? Güneşte açılmış hâllerini de özlemiştir. Hele hele terlemeyi! Ter kokusunu. Yazdan  sonra iyileşir de yetişirse kış güneşlerine çıkarsa sokağa… Terletmese de ısıtır içini güneş. Peki ya güneş! Farkında mıdır onun eksikliğinin? Kimbilir...

Yanına yaklaştım.  Yaklaşık bir yıl olmuştu görüşmeyeli. Güneş gözlüğünü takmamıştı  bu defa. İlk defa gözlüksüzdü. Gözlüğünü takmadan dolaşmazdı hiç, denize girerken de çıkarmazdı gözlüğünü.

"İyi akşamlar!" dedim. Döndü baktı. "Nasılsınız?"

Gülümseyerek cevap verdi. "Merhaba! Daha iyi olacağım."

İlk kez gözlerini görüyordum. Başka biriydi sanki. Yeşildi gözleri. Su yeşili...

"Beklerim evime de."

"Kısmetse gelirim." dedim. İyi akşamlar  dileyerek  ayrıldım yanından. Gün batımı ile baş başa bıraktım onu.

Geçen yaz ne de dil dökmüştü bana. Defalarca  "Yüzmeyi öğreteyim size. Korkmayın yapabilirsiniz." demişti. Çok ısrar etmişti. Bense cesaret edememiştim.

"Söz, seneye öğretirsiniz. Ölmez sağ kalırsak inşallah." diyerek kaçıvermiştim hep yanından. İşte ikimiz de sağdık bu sene. Lakin Billur Hanım hiç yoktu güneşli zamanlarda.

  Ümit DENER

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page