top of page

Saklı Cennet

12 dakika önce
3 dakikada okunur

“Piknik diye başımın etini yediler, bak, hepsi uyuyor.” dedi Çeşmigül. “Haydi, ayaklanın.”

Bu söylediğine kendisi bile inanmadı. İçlerinde pikniğe en hevesli olan oydu.

“Kadın, heyheylenme yine.” diye sırıttı Hamza. “Daha erken.”

Evin en küçüğü Kerem, yumuk elleriyle gözlerini ovuşturarak annesinin eteklerine yapıştı. Ekşi bir koku bir anda her yanı sardı.

“Ah, Kerem’im, altına mı yaptın? Gel, bir su dökeyim.”

Çeşmigül oğlana ters bir bakış atacaktı ama kızmaya da gönlü el vermedi. Komşusu Aysel, “Benimkiler de hep böyleydi. Sünnet olunca geçti.” demişti. Gelecek bahar, inşallah, sünnet olacaktı. Bu mesele de kapanacaktı.

O zamana kadar çarşafı, örtüyü, donu yıka Çeşmigül, yıka.

“Bir uyutmadınız ya!” dedi evin ergeni Faruk. “Hem ben çocuk gibi pikniğe gitmeyeceğim.”

Küçüğünü havluyla kurularken kadın, büyüğüne öldürücü bakışlar attı.

“Tamam ya.” diye mızırdandı Faruk. “Bu evde de demokrasi yok.”

“Şimdi ben sana demokrasiyi gösteririm!” dedi Çeşmigül ve terliğini fırlattı.

Terlik havada bir tur döndü, oğlanın önünde yere kapaklandı.

“Ay, bu ne gürültü?” dedi evin genç kızı Hülya. “Sanki ev değil, harp meydanı.”

Çoktan tuvaletin yolunu tutmuştu. Saçlarını düzeltecek, dişlerini fırçalayacak, yüzüne biraz renk verecekti.

Çeşmigül’ün söylenmeleri eşliğinde herkes kapı eşiğinde toplanmıştı. Faruk, ablasına takılmadan duramadı.

“Pikniğe mi, düğüne mi?” diye sordu.

Hamza, “Bitsin artık bu çile.” der gibi bakışlarını evin üzerinde gezdirdi.

Hülya, Faruk’un etini burktu.

“Oh olsun!” dedi, kolunu ovuşturan kardeşine.

Hepsinin elinde ikişer poşet vardı.

Çeşmigül, geçen hafta Hayriyelerin gittiği mesire alanını öve öve bitiremiyordu. "Dağlardan serin sular akıyormuş, kuşların cıvıltısı her yanı dolduruyormuş." Anlatırken gözlerinin içi güldü.

“Adı bile Saklı Cennet’miş.” diye ekledi.

Yol tarifini de komşusundan aldı. Hamza her zamanki gittikleri yeri önerecekti ama karısı öyle bir anlatıyordu ki vazgeçti.

“Ben navigasyondan anlamam.” dedi Hamza. “Neyin yakınındaymış bu cennet?”

Faruk güldü.

“Dur baba ya, ben açayım. Bak, bilgisayarda fazla takılıyorum diye kızıyorsunuz. Ben olmasam…”

“Sus, geveze!” diye araya girdi Çeşmigül.

“Rota hesaplandı.” dedi mekanik ses.

Yarım saat gösteriyordu. Hamza radyoyu açtı, bir türkü kanalında sabitledi.

“Karadır kaşların, ferman yazdırır…”

Hülya cama başını dayayıp dışarıyı seyretmeye başladı. Kerem çoktan uykuya dalmıştı. Faruk ise kulaklıklarını takmış, kendi dünyasına çekilmişti.

Çeşmigül de her beş dakikada bir aynı soruyu soruyordu:

“Ne kadar kaldı?”

Kısa bir süre sonra navigasyonun ekranındaki yol kıvrımları bir yerde kan kırmızısına döndü.

“Trafik var.” dedi Hamza.

Yol gittikçe uzuyordu. On beş dakika oldu mu yirmi beş, yirmi beş oldu mu kırk…

Arabanın içinde her kafadan bir ses çıkıyordu. Türkü kanalı bile çoktan değişmiş, yerini arabeske bırakmıştı. Orhan Baba’dan “Batsın bu dünya…” yükseliyordu.

“İstanbul trafiği!” dedi Hamza. “Navigasyona da güven olmuyor.”

Yola çıkalı bir buçuk saat olmuştu ki ekranda nihayet, “Aradığınız konuma geldiniz.” yazısı belirdi. Ama ortalıkta Saklı Cennet diye bir yer yoktu.

“Harbiden saklıymış.” dedi Faruk. “Ortada yok.”

Ormanlık bir dağ yolundaydılar. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdi.

“Çişim geldi.” dedi Kerem. Bacaklarını birbirine sıkıştırıp kıpırdanmaya başladı. Çeşmigül hemen onu arabadan indirdi. Dağlara doğru esen rüzgâr, çocuğun çişini savurup götürdü.

“Yapış yapış oldum!” diye söylendi Hülya. “Klimayı açsanıza!”

Herkesin sinirleri gerilmişti. Ama yapacak bir şey yoktu. Saklı Cennet bulunamamıştı.

Çeşmigül sessizleşti. Dönüş yolu da iki saat gösteriyordu.

“Ben size demiştim, daha erken çıkacaktık…” diyecekti ama lafı ağzında kaldı.

Dönüşe geçtiklerinde radyoda bu kez “Yollar biter mi…” başladı.

Kimsenin konuşacak mecali kalmamıştı. Üstelik herkesin karnı da acıkmıştı.

Çeşmigül’ün hazırladığı börekler ve poğaçalar arabanın içinde elden ele dolaşıyordu. Bir süre sonra sesler yeniden yükseldi. Bu kez şikâyetten değil, böreğin son parçasının kimin olacağındandı.

Eve vardıklarında karınları da doymuştu.

Çeşmigül poşetleri toplarken birden durdu.

“Şu bizim evin yanındaki parkta çayları içelim bari.” dedi.

Sonra çantasından termosu çıkardı.

“En iyisi bildik cennet.”

Faruk güldü.

“Anne, senin cennet de eve bayağı yakınmış.”

Çeşmigül ters ters baktı.

“Çok konuşma da şu sandalyeleri taşı.”

Herkes söylene söylene parkın yolunu tuttu.

Eda KETENCİ

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page