top of page

Nasıl Mıyım?

4 gün önce
3 dakikada okunur

“Nasılsınız ağabey? Günaydın!” diye sordu sokağımızın köşesindeki tombik simitçi. Saat sabah altıyı biraz geçiyor, genç adam dükkânının önünü süpürüyordu.

Kelimelere fazla takılmam ama, neden günaydını önce demedi de “Nasılsınız?” diye başladı söze? Benimki de merak işte.

Gözlerinde yarı uykulu, bolca soru işaretli bir ifade, elindeki çalı süpürgesinin sapına iki elinin avuç içlerini dayadı, “Hayırdır ağabey, bu sabah erkencisiniz," dedi, “Bir yaramazlık yoktur inşallah…”

Sabahları bana, “Nasılsınız?” diye soranlara, “Çok iyiyim!” diye cevap vermeyi hanidir adet edindim. Yok öyle sandığınız gibi, “Ağzından çıkanı evren duyar, evren de sana gerisin geri iyilik fısıldar!” falan diye düşündüğümden değil.

Sebebim basit, yüzmeye gidiyorum. Ve ben yüzmeye giderken de yüzerken de kendimi çok iyi hissederim. Hele yüzmem bittikten sonra. Ayaklarım yerden kesilir.

Mesela, yüzmem bittikten sonra biri bana, “Nasılsın?” diye soracak olsa, alacağı cevap her zaman, “Süperim!” olacaktır. Simitçi çocuğa lakin, “Çok iyiyim,” diyemiyorum. Biraz garip mi kaçacak; daha sabahın körü, yarı karanlık. Eylülün biri ama hava sıcaklığı otuz dördü bulacak. Üstelik iş yeri de fırın. Çocuğun önünde uzun ve zor bir iş günü uzanıyor. Buna rağmen güler yüzlü. “Teşekkür ederim!” dedim cevap olarak. “Sen nasılsın?”

Çalı süpürgesini dizlerinin arasına sıkıştırdı, iki elini iki yana açtı, “Eh işte abi!” diye cevap verdi. Beden dili, “Nasıl olabilirim ki burada!” der gibiydi. “Oh!” dedim kendi kendime, iyi ki çok iyiyim diye cevap vermedim fırıncı çocuğa.

Altı on beş otobüsünü kaçırmadım. Kitabımı açtım. Hanidir toplu taşıma kullanmamın sebebi, yolda kitap okuyabilmem. Yol kırk dakika sürüyor. Kırk da dönüş. Bazı günler elli sayfa okuduğum oluyor. Kitabına bağlı.

Geçen yaz Elena Ferrante’nin dört ciltlik dizisini bitirdim otobüsle gelip giderken. Benim akıllı arkadaşım. Hani o Napoli’yi anlatan.

Durun hemen burun kıvırmayın, ondan önceki iki sene hangi kitabı bitirdiğimi söylersem ciddiye alırsınız beni. Yedi cilt hem de….

Evet ya, Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde... “Marcel Proust otobüste okunur mu?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bal gibi okudum, hem de altını çize çize.

Altı on beş otobüsüne her sabah aynı kişiler biner, sabah erken iş başı yapanlar. Nadiren sohbet ederim. Kadınlarla... Nedense o saatte işe giden erkekler daha bir asık suratlı. Birçoğu da uyumaya meraklı.

Bir restoranda çalışıyormuş hanım kız, yanıma oturdu, ne okuduğumu merak etti bir sabah, sordu. Edebiyat özel ilgi alanıma girer ya, edebiyat sevenler de öyle. Başladık hanım kızla sohbete. Epeydir kitap okuyamadığından yakındı. “Ne üstüme vazife!” diyemedim. Ertesi sabah bir kitap seçtim kütüphanemden, hanım kıza götüreceğim, hediye.

Seçtiğim kitabı merak ediyorsunuz değil mi? Seçene kadar ne kadar düşündüm, kaç kere fikir değiştirdim bilemezsiniz. Netameli bir iş, genç bir kıza kitap hediye etmek. Sonunda karar verdim, Dostoyevsky “Netoçka Nezvanova”. Genç kız bir sevindi, bir sevindi. Görmeliydiniz.

Bazı sabahlar karşılaşırız, “Nasılsın ağabey?” diye sorar. Alacağı cevabı da biliyor, “Çok iyiyim!” derim, alıştı.

“Özür dilerim bir şey sorabilir miyim?” dedi bir sabah, bir görseniz, nasıl çekingen, ne kadar kibar. “Elbette,” diye cevap verdim. Dikkat kesildim. “Çok merak ettim ağabey, sizin gibi biri her sabah altı on beş otobüsünde ne arar?”

Benim gibi biri… Cevap vermedim hemen, bir saniye mi geçti iki mi?

“Söylerim ama gülmek, dalga geçmek yok!”

“Yok valla ağabey…”

“Yüzmeye gidiyorum, denize,” demeye çekiniyorum. “Deli midir nedir?” diye düşünmesinler diye. Söyledim. Beklediğimden de sıcak oldu tepkisi, “Ay ne güzel, insanın böyle tutkularının olması.” Akıllı kız, ne güzel cevap verdi, rahatladım.

Suya girdiğim an, günün en özel zamanı. En az üç bin kulaç atılacak. Deniz ve ben, bir aşk hikayesi yazabilirim bu konuda. Denizden sonra otobüste yirmi otuz sayfa, sonra da sahanda üç yumurta.

Apartmanın kapısından girerken, gözümün önünde kahvaltı sofrasının hayali. Ben girerken komşulardan biri asansörden indi, “Günaydın Engin Bey, Nasılsınız bakalım bu sabah?” dedi. Ses tonu bir üst perdeden, “Ne bu perişan hâlin?” der gibi.

Takım elbise giymiş, jilet gibi ütülü pantolon, rugan ayakkabılar, elinde tuttuğu araba anahtarını gözüme sokacak, Mercedes kullanıyor ya, illaki kabaracak.

Ben ise yokuşu çıkarken terlemişim, beyaz tişörtüm üstüme yapıştı, yapışacak, saç baş darmadağın, denizden sonra saçımı taramak adetim değil ki. Janti komşum yukardan aşağı taradı bendeniz cennet kuşunu, sonra aşağıdan yukarı bir daha…

“Beklediğin cevabı veremeyeceğim beyim,” diye içimden geçirdim, omuzlarım geride, sırtım dik, ağzımı kulağına yaklaştırdım, gür bir sesle cevap verdim,         

“Çok iyiyim komşum, süperim!”

Gözlerindeki hayal kırıklığını görünce bir daha tekrar ettim. Bu sefer bağırarak.

 

 

 

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page