top of page

KAFES




Zeliş’in o sabah, kâh kucaklayarak, kâh çekerek yokuş yukarı çıkardığı pazar arabası, hâlâ mutfak kapısının arkasında, gazetenin üzerinde duruyordu.

Birkaç gündür yerleşme telaşı olan evde hiçbir şeyin yeri belli değildi.

Kolilerin içinden çıkan bir not, dantel ya da Lal’in bebekliğinden kalan saç tokası Zeliş’i bölüyor yapmakta olduğu işten bambaşka diyarlara götürüyordu. Bunu ne zaman almıştım acaba? Ev biçimindeki mumun çatısından çıkan fitili fark etti. Ocak çakmağını aldı ve fitili yaktı. Birkaç santim yükselen mavili turunculu alev, aşağıya doğru çekilerek hızla söndü.

Fitile bağlı kalan duman neredeyse elli santim dümdüz yükseldi. Boşluktaki ucu sağa sola salındı. Fitilden kopan duman, yukarıda beyaz spagetti gibi birbiri içine kıvrıldı, sonra mor renk aldı ve sanki hiç var olmamışçasına “puf” diye kayboldu.

Romantik alevin renkten renge girerek salınmasını görmeyi bekleyen Zeliş, çok şaşırdı.

Nasıl yani, bayatlamış mı? Yok yok bacadan duman çıksın diye tasarlanmış. Ev dediğinin dumanı tütsün yeter; renge, coşkuya, romantizme gerek yok. Dur, masaya oturup bir daha yakayım.

Tekrar yaktı, alev ilkinden daha küçük olsa da dumanın gösterisi aynıydı. Bu kez beğendi Zeliş.

Lal’i çağırıp göstersem basit diyecek. Tarık’a göstersem, her şeyi saçma bulduğu gibi bunu da saçma bulacak.

Erimeyen bir mum olmaması iyi olmuş. Duvara yaslanan saksılar, arka bahçedeki gül merdivenine bakan bank, erir kaybolur diye korkardım.

Aaaaah ah böyle bir banka oturduğunda gülleri izlerken aynı coşkuyu paylaştığın birileri lazım. Tebdili mekânda ferahlık vardır diye boşa dememişler. Boşuna taşınmadım, benim de böyle günlerim, gecelerim olacak. Armut koltukları diktim mi tamamdır. Böyle ferforjeli bank değil ama yine de rahat olacak.

Yüzünde çocuksu gülümsemesiyle hayallere daldı Zeliş.

Terası begonvillerle, sarmaşık güllerle, led ışıklarla süslemiş; yaz gelmiş. Armut koltukları şehrin ışıklarına ters koymuşlar, her birinin üzerine serilmişler. Yıldızlar henüz belirmediği için yansıtıcıdan film izliyor, gülüyor, şakalaşıyorlar. Birbirlerine çekirdek fırlatırken küçük tüpte kızarttıkları marshmallowları reklamlardakiler gibi birbirlerine uzatarak yiyorlar. Lal şımarıklık yapıyor tekrar kızartmak istiyor. Filmi durdurup tekrar kızartıyorlar. Lal öpücük konduruyor bir annesinin bir babasının yanağına.

Güneş doğarken şehrin üzerinde aydınlığın yürüyüşünü, batarken çarşaf serermiş gibi serilen karanlığı izliyor. Sabahlığına sarılır gibi sarılıyor sırtını dayadığı kocasına.

İnşaatların yeni yeni tamamlandığı, çevre düzenlemesi henüz bitmemiş mahallede, beş katlı apartmanın çatı dubleksine taşınma fikrine, teras sebep olmuştu. Yağmur yağdığında çamur, yağmadığında toz ile mücadele edeceğinin, zaman zaman su ve elektrik kesintisi yaşayacağının farkındaydı.


Öğleden sonra koli açmaya daldığından tencerenin altı tutmuştu. Pilavın üstteki bölümünü hızla başka tencereye aktarmıştı. Islattığı tencereyi yıkarken içinden annesiyle konuşuyordu.

“Hani bu tencere teflondu, hani dibi tutmazdı. Tutar, tabii tutar, teflonu mu kalmış on beş yıldır.”

Bu eve taşındıklarından beri çocukluğunu daha sık hatırlıyordu. Annesinin babasına sürpriz yapmak isteyince, balkona rakı sofrası kurmasını. Fondaki müzik hüzzamdan uşşak makamına geçerken şarkıya elle kolla dahil oluşlarını, ara ara gerdan kırarak şarkıyı mırıldanışlarını tüm sıcaklığı ile anımsıyordu.

Kendi evliliği çok suskundu. Evliliklerinin ilk yılının sonunda Lal doğdu. Tarık, bebeğe iyi bakıldığından emin olmak için yabancı bakıcı kabul etmedi. Annelerin vardiyaları değiştikçe, evin düzeni değişti. Tarık’ın annelerle olan hayatında yeniden kaygısız ergen oluşuna dayanamayarak işini bıraktı Zeliş. Zaman içinde birlikte çalıştığı arkadaşlarından koptu.

Lal dört yaşına girdiğinde çalışma hayatına yeniden dönmeyi denedi. Dört yılda zamanın çağlar kadar değiştiği, yüzüne tokat gibi çarptı.

Tecrübesiz sayarak önerdikleri maaş, Lal'in kreş ücretini zor karşıladığı için, çalışmak anlamını yitirdi. Böylece ekonomik özgürlüğünü de kaybetti.

Aynı yıllarda Lal’i arkadaki sepete oturtarak birlikte çıktıkları ilk bisiklet turu, Tarık’ın aşırı korumacılığı nedeniyle kavgayla bitince, tekrarı teklif edilemez oldu.

Aslında o gezide olan şeyin korumacılıktan başka bir şey olduğunu içinde bir yerde her zaman tanımsız hissetti Zeliş.


Zeliş, Tarık'ı bisiklet turlarından birinde tanımıştı. Onun acemiliğini atmasına yardım etmişti. Kendini bisikletten indirmeyecek, spor seven eş olma potansiyelinden dolayı Tarık’la ilgilenmişti. Annesinin deyimiyle “evde kalmanın kıyısında” kabul etmişti evlilik teklifini. Bu nedenle Tarık’ın Zeliş’ten on santim kısa olması kimsenin umurunda olmamıştı.

İşte o gezide patavatsızın biri Tarık’a “Ciguli” diye seslenmiş onları Balkan komedisine benzetmişti. İri, kaba saba kadın, karısından ölesiye korkan ufak tefek erkek. Bu yüzden terasa bel bağlamıştı. Dışarıda olmadan dışarıda olabilir, Tarık’ın kompleksini eğlenerek yenebilirlerdi.


Erken yenen akşam yemeği sofrasını toparlamaya başlamıştı Zeliş.

“Lal, anneciğim gelebilir misin?”

Lal bıkkın tavırla odasından “Benimle böyle ofis ağzıyla konuşmasan. Ne var yine?” diye cevapladı.

“Babana kahvesini sen yapmak ister misin?”

“Hayır.”

“Haklısın ben emir kipi ile konuşmadığım için ofis ağzı oluyor. Babanın kahvesini yap, çıkar demeliyim.”

“Kahve yapıp terasa çıkarırsam, antrenmanı bozulur. Ara verirse bütün gece bitirmez. Ben de zaten bunu söyleyecektim sana. Benim yatağımı aşağıdaki çalışma odama indirebilir misin?”

“O nerden çıktı?”

“On gün oldu akşamları terasta babamın antrenmanı bitmiyor. Bitse de sen çıkıyorsun. Beni tüm gece alt katta çalışma odamda tutmak için kasten yapıyorsunuz. Resmen yatağa uzanıp dinlenmek için sıra bekliyorum. Orasının benim yatak odamın balkonu olduğunu fark edemediniz.

“Bu nasıl bencillik böyle. Orası ortak alan, ortak alanlar birlikte olmak içindir.”

“Anne, biz salonda da birlikte olamıyoruz. Ancak sofrada oluyoruz, değil mi? O da sen zorladığın için.”

“Bunu konuşalım o zaman.”

“Bak yine aynı eda, not alayım şefim, saat kaçta babamı indireyim de konuşalım.”

“Zaten senin çalışma odandan başını çıkarmaman lazım, sınavın adım adım yaklaşıyor.”

“Eveeet, bu da diğer konu. Sınav benim sorumluluğum. Sen benim yerime stres olunca, daha mı iyi anne oluyorsun? Sal beni yahu ben çalışırım, çalışmam. Bak babama, örnek al. Bir kızı olduğunun farkında bile değil.”

“O nasıl söz, baban…”

Lal annesinin lafını ağzına tıktı.

“Yine başlamayalım lütfen, babamın beni çok önemsediği için sülaleyi başımıza dikişine gelmesin mevzu. Önemsenen ben miyim yoksa babamın rahatına düşkünlüğü mü, bilmiyorum ki...”

“Tamam kızım, çalış diyen kötü anne, sorumluluğu sana bırakan ilgisiz baba oluyor. Öyle düşünmeye devam et. Şurayı toplayayım da…” konuşalım diyemedi Zeliş.

Hızla açtığı musluktan foş diye akan su, tezgâhtan her yere sıçradı. Aceleyle beze uzandı, bu arada yere düşen tencere kapağının döne döne çıkardığı sesi hiç duymadı. Elindeki bezi hırsla lavaboya fırlatarak merdivenlere yöneldi.


Tarık, her fırsatta trainer üzerine yerleştirdiği yol bisikletiyle, ter antrenmanı yapar olmuştu. Bunun süresi sistematik olarak artmaktaydı.

Bu gece önce yirmi vitesli aygırına bakım yapacak sonra iki buçuk saat antrenman yapacaktı.

Zeliş, elleri çiçekli elbisesinin cebinde, bir dakika kadar kapının eşiğinde, köpüren kızgınlığıyla Tarık’ı izledi.

Ben bu ay da saç boyası almayayım ki sen en iyi marka yağ ile benim saçım yerine bisikletini okşa, dedi Zeliş. Eşiği geçerek geriye doğru savurduğu tekmeyle kapıyı kapattı.

Çarparak kapanan kapının sesiyle Zeliş’in terasa geldiğini fark etti Tarık, yine de istifini bozmadı.

“Ne yapıyorsun buraya saklanmış?”

“Ön yatakların yağlanmaya ihtiyacı var, onları yağlıyorum.”

Allah’ım bir rahat bırakmıyor, şimdi sofradaydık bir şeyi yoktu, gelmiş gene heyheyleri.

“Neden ille de şimdi yağlıyorsun?” derken, Zeliş’in sıkı sıkı yumruk olmuş elleri elbisesinin cebinden fırlayacak gibi duruyordu.

“Yarın sürüş var.”

“Sofrada Lal’e, bu akşam sınav programını konuşalım, dememiş miydik?

Tarık her zamanki gibi kendiyle iç sohbetine başlamıştı. Kimseyi olduğu gibi kabul etmiyor ki kıza yüz kez program yapsan ne olur.

Zeliş öne doğru eğilerek Tarık’ın dikkatini kendine çekmeye çalıştı.

“Sorunları kendi hâline bırakınca çözüleceğini ya da önemini yitireceğini mi sanıyorsun? Beni her konuda olduğu gibi yine yalnız bırakıyorsun.”

Tarık elindeki bezin içindeki metalleri ovalamaya, okşamaya devam ederken.

“Abart, abart Zeliş!”, demiş bulundu.

Yine mi Zeliş? Ben niye hep Zeliş’im? Büyüklerime “hayır” diyemediğim için Zeliş’im. Küçüklerime cana yakın, sıcak kanlıyım yine de Zeliha abla değilim. Çalışırken de adı tam söylenmeye üşenilen Zelanım’dım. Ben niye Zeliş’im ki? Olgunlaşmamış, uzun boyu kabahati olan, başaramamış, ağzıyla kuş tutsa yaranamayan Zeliş’im, öyle mi?

Titreyen elleri ile saçlarını düzeltti. Her zamanki gibi ne söylerse söylesin Tarık’ın kendi dünyasından kaçarak yanına gelmeyeceğini gördü. Yıllardır topladığın dolap dolusu kupalar, benim yalnızlığım, senin terin ile dolu mu demeliydi?

Zeliş bütün düşüncelerinden sıyrılarak “Taşınalı on gün oldu, nasıl yerleşiyor bu ev dediğin yok. Sadece kupalarını yerleştirdin”

Tarık oturduğu tabureden kafasını kaldırdığında ilk kez göz göze geldiler. İçine bir korku düştü. Zeliş’in gözleri hiç normal bakmıyordu.

Tarık yine konuşmadı.

“Hafta sonları ya iştesin ya bisiklette. Anlıyorum dönem kapatırken muhasebeciler yoğun oluyor. Başa çıkamıyorsan başka çözüm bul.”

O sırada Tarık yağlanan üstübüyü değiştirmek için alet çantasına uzandı. Zeliş çantanın içinde parlayan falçatayı, tornavidayı fark etti.

Tarık ses tonunu kontrol etmeye çalışarak “Bu mu kabahatim. Ya ekmeğimizin peşindeyim ya da sağlıklı kalmak için bisiklet basıyorum.”

“O zaman bırak uzun parkuru, ailecek gidelim bisiklet sürmeye. Grup için sürmeyiver. Bizimle sürünce aldığın hava sağlıksız mı oluyor?”

Zeliş yumruklarını cebinin bitişine kadar itmiş. Kollarını dirseklerden kenetlemiş, elbisesinin eteklerini sağa sola sallamaya başlamıştı.

Bu sırada Tarık, telefonunda meydan okumalarıyla ünlenmiş olan “Strava” uygulamasını açtı. Sürüş grubunda birinci görünüyordu.

“Bu hafta Manisa–Muradiye , haftaya Manisa-Taysun Çölü güzergâhını tamamlarsam, hem hızda hem mesafede kral olacağım.” dedikten sonra telefonunu yere koydu.

Zeliş’in nefes alması sıklaşmış, kalbi boğazında atmaya başlamıştı.

“Bu bitse ne olacak, yeni rotada kapışacaksınız. Allah aşkına bi anlasana. Ailenin kralı olmak varken.”

Tarık neredeyse duvar kadar sessizleşmişti. Ama Zeliş kendini anlatmaya azimle devam etti.

“Çocuğumuzun aklında anne babasıyla gittiği bir tane bile piknik hatırası yok. Şu terasta on gündür birlikte içtiğimiz bir kahve yok.”

“Yok ben sana kendimi başka türlü anlatamayacağım.”

Alet çantasında az önce gözüne takılmış olan parıltıya bir hamlede uzandı. Kulağına gelen tırtıklı, cırt sesi Tarık'ı kendi dünyasından kopardı. Bakışları sesin geldiği yere yöneldi. Zeliş'in kendine zarar vermesinden korktu. Oturduğu yerden uzanmaya çalıştı. Bu kez de kendisine hamle yapmasından korkarak olduğu yerde dondu.

Saniyeler içinde Zeliş, yerde duran lastiğe derin façayı atmıştı bile.

Tarık korku filmine bakamazmış gibi ellerini yüzüne kapadı. Ağzı istemsizce açıldı, gözleri boşluğa daldı, taksiti devam eden o pahalı lastiğe bunu yapmış olamaz.

Bir hırıltı yükseldi boğazından.

-Zelihaaa!


Hülya HİÇYILMAZ

55 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör

Üç Nokta

Hozzászólások


bottom of page