top of page

Işık Yanana Kadar

Meydandayım elimde Vietnam’ın neresinden alırsanız alın müthiş kokusu ve tadıyla buzlu kahvem. Burası Ho Chi Minh City, Vietnam

Karşımda kırmızı tuğlaları Avrupa’dan gelmiş Notre-Dame Katedrali. Yanımda sarı cephesi,

kemerli pencereleriyle Saigon Merkez Postanesi. Biraz ötede, yatay ve ağır çizgileriyle Independence Palace, Birleşme Müzesi. Ama asıl görünen binalar değil.

Motor sesleri. Binlerce motosiklet. Vızıldayan, dalga dalga akan, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir trafik. Kaotik gibi ama değil. Kendi içinde anlaşmış bir akış. Ha çarptı ha çarpacak derken teğet geçişler.

Hiç korna yok. Gaz sesleri kesik kesik. Şehir konuşmuyor, titreşiyor.

Nem var. Hava tenime yapışıyor. Saç diplerimde tropikal bir ağırlık. Palmiye yaprakları kıpırdıyor. Bir köşede mor begonviller sarkıyor. Sabah da buradaydım postaneden oğluma kart attım.

Yüksek tavanın altında özenle hazırlanmış kartlardan aldım, sıralardan birine oturup  yazdım: “Dünyayı tanımak için geç kaldığımı hissediyorum. Sen böyle yapma. Farklı farklı insanlar, mekânlar, lezzetler yaşama sevincini artırıyormuş meğer.”

Şimdi akşam...

Motor seli meydanın çevresinde gene akıyor. Ortada insanlar yere plastik örtüler seriyor. Meydan gibi  şehir iki katmanlı: Hareket ve duruş.

Bir kadın pirinç lapasının yanına dilimlediği mangonun üzerine kokonat sütü dökerek erkeğe uzatıyor. Bir adam termosundan kahve dolduruyor. Çocuklar ayakkabılarını çıkarıyor, plastik örtünün üzerine yan yana yerleşerek telefondan bir şeyler izliyorlar.

Yere örtü seren dağınık saçlı, ufak tefek kadını görünce sabah müzede gördüğüm fotoğraflar geldi aklıma. Aynı meydan. Ama sessiz. Ama boş, solgun. Ama savaşın gölgesinde.

Siyah beyaz fotoğrafta köprücük kemikleri ve omuz başları keskin çizgilerle dışarı fırlamış, bedeni derisinin altından okunuyordu. Kameraya bakan gözleri koyu halkaların içinde, yuvasına çekilmiş, feri sönmüştü. Omuzlarına aldığı sopanın iki ucunda, taşımakta zorlandığı belli olan sepetler sallanıyordu.

O fotoğraflardaki kadın konuşsaydı belki şöyle derdi: “Bizi bize bırakmadılar kızım.”

Bu toprakları sömürmeye Fransızı, Amerikalısı geldi, Japonlar kıtlıktan insanlarımızı kırdı. Kiliselerini getirdiler, postanelerini getirdiler, baget ekmeklerini bile getirdiler.

Biz dillerini konuşmadık, pho çorbasından vazgeçmedik.

Yaşamı kutlarcasına birden katedralin ışıkları yandı.

Motor gürültüsünün içinden küçük bir “aa” sesi yükseldi. Çocuk alkışladı. Telefonlar yukarı kalktı. Ben kahvemi içerken "Bu kahveyi kimlere borçluyum?" diye düşünmekten alamadım kendimi.

Açlığa mı? Dirence mi? Zamana mı?

Belki hepsine. Ama en çok, akmaya devam eden hayata.

Bu şehir güzel olduğu için değil, durmamayı ve yeniden akmayı aynı anda becerebildiği için güzel.

Ve dünya… Geç kalınsa bile, tanımaya değer.

Hülya HİÇYILMAZ

 

Yorumlar


bottom of page