top of page

20.06.2026 Palindrom Gün

 

Tarih iki taraftan da aynı görünüyordu.

Nazan bunu fark ettiğinde artık nefes almıyordu.

“Hoş geldiniz Nazan hanım size cennete kadar eşlik edeceğim” sesiyle kendine geldi.

“Gerçekten cennete mi gidiyorum?” diye sordu.

Karşısındaki varlığın yüzü yoktu ama sesi vardı.

“İstersen bana Öncü diyebilirsin,” dedi. “İşim kolaylaştırıcılık.”

“Ben yaşarken neredeydin?”

“20.06.2026  tarihinden itibaren sizin kolaylaştırıcınızım.”

“Yani bugün mü?”

 “Evet. Bugün isminiz gibi palindrom bir gün. Belki adınızı koyarken seçim şansınız olsun istemişlerdi.”

Nasıl yani palindrom “ Ey edip Adana da pide ye” gibi mi?

“Ben onu bilmem, isminiz gibi düzden de tersten de aynı okunan ‘palindrom’ işte.”

Nazan, adının iki aynanın üstünde  yanıp söndüğünü gördü:

N A Z A N

Ortadaki harf sabitti. İki taraf birbirine bakıyordu.

“Normalde gireceğiniz cennetin kapısına kadar eşlik ederim ancak ismi ve ölüm tarihi palindrom olanlara özel iki cennet arasında seçim hakkınız veriliyor.” dedi Öncü.

“Biri doğa cenneti. Diğeri oda cenneti.”

Sağdaki aynada şelaleler vardı. Serin su, meyveli ağaçları, kuş sesleri. İnsan isterse sevdiği insanları, özlediği anları, eksik kalmış ihtimalleri çağırabiliyordu.

Soldaki aynada beyaz ışıklı bir oda vardı. boşlukta duran pofidik bir kanepe. Kanepenin kolunda yumuşak bir battaniye seriliydi. Yandaki sehpada çay, kahve, ne isterse. Üstelik ekranı da büyültüp küçültebildiği gibi yakınlaştırıp uzaklaştıra da biliyordu.

“Oraya ekran sokmak yasak,” dedi Öncü, doğa aynasını işaret ederek.

“Buraya da saksı içinde dahi olsa çiçek getiremezsiniz,” diye odayı gösterdi.

Nazan kanepeye baktı.

“Hiç kimse beni o kanepeden kaldırmayacak mı?”

“Hayır.”

“Her istediğimi reklamsız izleyebilecek miyim?”

“Evet. Her türlü üyelik bedava.”

“Filmlerin sonunu değiştirebilir miyim?”

“Elbette.”

“Kendim başrol olabilir miyim?”

“Elbette.”

Bir anı görüntüsü zihninden geçti.

Tam büyük ödüllü soruya gelmişti. Eşi kumandayı alıp maça çevirmişti. “Zaten kazanamaz,” demişti.

Hayatından başka başka görüntüler arda arda sıralandı.

Telefon elinde torunun odasının yerleşimini izlerken. Tatildeki kızının canlı yayınına bağlanmışken. İzleyici kaldığı mutluluklara tam dahil olamadığı görüntüler.

“Doğa cennetinde?” diye sordu.

“İstediklerini çağırabilirsin ama yalnızca ölmüş olanları,” dedi Öncü. Nazan durdu “Annemle babamı?”

“Evet.”

Bir şerit gibi hayatı akmaya başladı.

Çocukken piknikte şelaleye gitmişlerdi de babası karpuzu suya atmıştı. “Çıkar soğudu,” demişti.

Etekleri ıslanmıştı. Annesi kızmıştı. Bahaneyle suya girmek istemişti, girememişti.

“Cennet hak edenlerin değil mi? Kura, şans gibi bir şey oldu ama benim ki!” diye sordu Nazan birden.

Öncü sustu.

“Ömrümce biriktirdim,” dedi Nazan. “İyi olmayı. Sabretmeyi, kimseyi kırmamayı, hoş görüyü, sevabı...”

O anda fark etti.

Elinde bir bavul vardı.

Ne zamandır taşıdığını bilmiyordu ama tekerlekleri aşınmıştı. Kulpunun derisi soyulmuştu.

“Bunu da alacağım,” dedi.

“İçeriye eşya alınmıyor,” dedi Öncü.

Nazan dizlerinin önüne çekti bavulu.

Fermuarı açtı.

İçinde katlanmış alışkanlıklar vardı. Hep sonra bırakılmış istekler. Kararsızlıklar, “Önce siz” cümleleri. Sofraya en son oturma hâli. Susarak kazanıldığı sanılan huzurlar.

Bir köşede ince bir defter duruyordu. Nazan onu aldı. Kapağı yumuşamıştı. Açtı.

Sayfalarda başkalarından bekleyip alamayınca, kendi kendine öğrendikleri yazıyordu.

Vazgeçtiğimde, üşendiğimde, ertelediğimde hoşgörüyü başkasından beklememeyi öğrendiğim gün. Tüm haksızlıklara rağmen adaleti kendi içimde kurduğum miras paylaşımı. Takdir gelmediğinde dağılmamayı başardığım ofis. Sevginin talep edilince değil, taşınca anlamlı olduğunu fark ettiğim sıradan günler. İlgi görmeden de var olabildiğim evliliğim.

Bir sayfanın ortasında tek bir cümle vardı:

Kendime ilk kez “Ey canım, sen ne istiyorsun?” diye sorduğum seyahat.

Nazan o cümlede durdu.

Ama orada bir şey değişti.

  “Bunlar?” diye sordu.

“Bunlar zaten sizde; içeri taşımak zorunda değilsiniz,” dedi Öncü.

Nazan bavula baktı.

Çeyizi gibi hazırlamıştı hayatını. Cennete eli boş gidilmez sanmıştı. Bavulu kapatmaya çalıştı. Fermuar takıldı.

Bir an göğsüne çekti. Çocuğuna sarılır gibi sarıldı. Sonra fark etti. Bavulun bir ağırlığı yoktu, içindeydi.

Kulpu bıraktı. Sadece tekerleklerinden biri hafifçe döndü. Nazan doğruldu.

Aynalar birbirine yaklaşmaya başlamıştı.

“Cennet durağan mıdır?” diye sordu son kez.

“Cennet durağan değildir,” dedi Öncü. “Ama neyi tekrar ederseniz, orası ona dönüşür.”

“Ya alışkanlıklarım geri gelirse?”

“Merak da burada, korku da. İkisi iç içe geçer.”

Nazan elini aynaya uzattı.

Parmak uçları yüzeye değdiğinde ürperdi. Soğuk muydu? Işık mıydı? Ayırt edemedi.

Bir an geri çekilecek gibi oldu, adımını attı. 

Su dağıldı, ışık kırıldı, aynaların yüzeyi akıp giden bir nehir gibi içeriye çekildi.

Ve aynalar kapandı.

 

Hülya HİÇYILMAZ

Yorumlar


bottom of page