Sepetçi
- Yasemin Gökdağ
- 15 Şub
- 2 dakikada okunur

Kavak ağaçlarının serin gölgesi, su kanalından gelen kurbağa sesleri, havada öğle sıcağından evlere kaçanların telaşı köyün dar yolunda yankılanan yaşlı bir ses; Sepetçiii, sepetçiiii...
Nedendir bilmem, çok canlı çocukluk hatıralarımdan biri sepetçi amca. Uzun, zayıf gövdesi, başında sekiz köşe kasketi, kolunun altında renk renk ipliklerle, yazmalarla dolu hasır sepetiyle zihnimde ara sıra dolaşır durur. Verimli topraklarıyla ünlü Çarşamba Ovası’nın küçük bir köyünde büyüdüm ben. Baharla birlikte başlayan tarla telaşı neredeyse yeni yıla kadar sürer, sadece havadaki nem değil, alın terinin ağırlığı ezerdi insanları. İşte bu sıcak yaz günlerinde köyün kadınlarını heyecanlandıran tek şey sepetçi amcanın getirdiği yeşilli pembeli yazmalar olurdu.
Ben annemin yanına diz çöker, al yanaklarına kondurduğu tebessümle yazmaları seçmesini izlerdim. O bana bakıp hayaller kurar mıydı bilmem ama ben o gün bile yazmalara baktığında gözlerindeki ışıltıyı görürdüm. Etrafa saçılan renkler, boncuk şıkırtıları, kadınların telaşlı kahkahaları; genç, yaşlı köyün tüm kadınları aynı suçun ortağı. Yaz sonunda yapılacak düğünlere çeyiz hazırlamanın gururuyla seçilen iplikler, mor sümbüllü yazmalar…
"Yirmi beş kuruştan yapıver sen bana turuncu iplikleri. Haftaya domates toplanacak borcum neyse veririm."
"Kırmızısı da çok güzel, buna da bir bak."
İnce kadın seslerinin arasında yaşlı satıcının küçülen gözleri, kırışan alın çizgileri... Kuru ellerinin arasına avucumu alıp boncuk tanesini koyduğunu hatırlıyorum. "Benim de senin gibi kızlarım var."
Öğle sıcağı diniyor, ortalık bir saat öncesinden daha az sıcak. Kadınlar için tarlaya dönme vakti. Sepetçi amca alıcılarından geçer not alamayan ürünlerini toparlıyor. Sepeti kolunun altında, aklında bir sonraki günün umuduyla evinin yolunu tutuyor.
Domatesler ne kadar etti, yazmalar yeni yetme gülüşlerle mi aydınlandı yoksa gözyaşlarıyla mı ıslandı? Köprünün altından öyle sular aktı ki soruların cevabını yaşayanlar bile unuttu.
Aklımın daha fazla şeyler aldığı, ilkokula başladığım yıllarda sepetçi amcayla ilgili bir hatıram yok. Sebebini yine o yıllarda duyduğum dedikodulardan hatırlıyorum.
"Bakkal Ömer kovmuş geçen gün Sepetçi Baki’yi, ben satıyorum artık bu köyün ipliğini, yazmasını. Sen girmeyeceksin, demiş"
"Adamcağız ne yapsın, almış koluna sepetini, arkasına baka baka dönmüş, gitmiş."
"O gündür gören olmamış Baki’yi bizim taraflarda."
"Yazık!"
"Vallahi öyle."
Artık gaddar bakkallar yok, 'çeyiz' hariç tüm eksiklerimizi üç harfli marketlerden tedarik ediyoruz. Kadınların ölü ışıklarda, yorgun parmaklarına rağmen hayaller kurarak işledikleri çeyizlerinse çoğunun evlerde adı bile geçmiyor.
Alın terinin sudan ucuz olduğu çağlar, çocukluğumla beraber geçip gidecek sanırdım. Tahmin edeceğiniz üzere yanıldığımı anlamam çok uzun sürmedi. Geçen gün ağustos sıcağında kısa süreli bir araba yolculuğu yapmak zorunda kaldım. Sıkışan trafikte öfleyip dururken sırtında toptancı kolileri, yüzü güneş yanıklarıyla kızarmış bir baba, bana önce sepetçi amcayı sonra Akif’in dizelerini hatırlattı:
‘’Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!’’
Yasemin GÖKDAĞ



Love you blog https://iguessbro.com