top of page

Gardırobun Esrarı



Gardırobun kapısını açtı, eşyalarını teker, teker raflardan alıp yatağımızın üzerindeki valize doldurmaya başladı. Yatağın kenarında bağdaş kurmuş öylece seyrediyordum. Kimi giysilerini bıraktığını görünce sevindim, “Geleceksin gene değil mi?”.

Alt dudağını ısırdı, cevap verirken sesi titriyordu, “Lütfen sorma, biliyorsun ya gelmeyeceğimi...”.

Gelmeyeceğini biliyordum, öyleyse neden giysilerinin bir kısmını gardıropta bırakıyordu... Sordum:

“Hani, bunları bırakınca ümitlendim de...”

“Onlar bana senin hediyendi, götürmeyeceğim.”

Kalktım, kendi ellerimle aldım o giysileri, valizine tıktım. Ağlamaya başladı.

“Ama bunlar seni hatırlatacak bana...”

Davul dengi dengine vurmayınca ne sorunlar çıkabileceğini ilk başlarda tahmin edemiyordunuz.

Aşkın ateşli halleri, birbirine paralel iki beyin, ortak hobiler, bir de ten uyumu olursa, hele mevsimlerden baharsa ne akıl kalıyordu insanda ne fikir.

Anneler, babalar müdahale ediyordu ama. Belki biraz da abartarak. Onunkiler de aradaki yirmi iki yaş farkı duyunca kestirip atmışlar.

“Olmaz bu iş, unutacaksın o adamı...”

Büyük ikramiyeyi önce kazanmış sonra da kaybetmiş hissi bendeniz cennet kuşunu eh nasıl söyleyeyim, pembe bir bulutun içinde ayaklarımız yerden kesilmişken, epeyce çılgına çevirmişti.

Çılgına dönen bir tek ben değildim. Kendiminkileri saklayıp, onun gözyaşlarını

silmeliydim.

Uçağa kadar geçirdim. Uçağa binmek istemedi.

“Son çağrı, ismini anons ediyorlar bak artık gitmelisin.”

Boynuma sarıldı,


“Gardıropta, en üst çekmecede sana bir şey bıraktım. Lütfen o zarfı yarın akşama

kadar açma.”

Havaalanından şehre dönüş yolunda, ateşler bastı bana, kış havası, arabamın bütün pencerelerini açtım. Derin nefesler alsam da bir işe yaramadı. Başımın üzerinde yoğun gri bir bulut, onun kumral saçları gözümün önünden gitmiyordu. Gözlüklerim buğulandı. Sağa çektim. Ağladım.

Oysa hayat devam ediyordu. Bir panzehir bulmalıydım.

Tuttum ertesi gün Leningrad’a uçtum.

Büyülüdür bu şehir bilirsiniz. Benim için özeldir.

Otelim Nevsky Caddesi'ndeydi. Yokuş aşağı inerken Griboyedov Kanalı donmuştu.

Aylardan şubat, asırlık granit kaldırımlar gene bembeyaz.

Akşamlar ne de erken iniyor şehre, bu mevsimde.

Hangi sokağa girseniz, ustalardan birinin ayak sesleri. Şu köşeden Çaykovski dönüverecek, diğerinden Fyodor Dostoyevsky.

Elimde her zamanki gibi iki kişilik konser bileti.

Büyük otelin köşesinden saptım. Sokak lambalarının titrek sarımsı ışığı... Altından karlar süzülerek yere doğru iniyordu. Hızlandım

Ben mi vehmediyorum yoksa şu kadın, şu yeşil paltolu kadın Anna Karenina mı?

Yakalarını kaldırmış, ürkek adımlarla filarmoni binasına yaklaştı.

Filarmoni binasının bütün ışıkları yanmış, tarihi gecelerinden birini yaşıyor, çift

kapıdan içeri giriyorum. İçerisi sıcacık.

Anna Karenina paltosunu veriyor gardıroba. Katiyen konser salonuna çıkamazsınız paltonuzu en alt kattaki gardıroba bırakmadıkça.

Üst kata çıkıyorum, bara yanaştım, içkimi söyledim, bir kadeh şampanya. Bir kadeh de arada içeceğim.

Salonda aynı koltuklar, bordo kadife kaplı, kaç senedir değişmemiş, hatıralar,

beşinci sıraya yerleştim. Yanım boş. Orkestra yerini almaya başladı. Anna Karenina ortalıkta yok. Yukardaki localardan birinde olabilir mi? Arayı bekleyeceğim.

Kristal avizeler karardı, Maestro geliyor, alkışlar, alkışlar. Müzik başladı. Şehrazat.

Neden bana her şey onu, onunla geçirdiğim günleri, geceleri hatırlatıyor. Bana yatakta hikayeler anlatıp kıkır kıkır güldüğümüzü...

Tıpkı Şehrazat’ın, Şehriyara anlattığı gibi. Ben de ne benzerim ya o zalim hükümdara.

Arada iki şampanya kadehi aldım yanlışlıkla. Öyle ya, alışmamışım ki tek başıma içmeye.

“Güzel bir hatun bulsam da ikram etsem” diye düşünürken bir baktım Anna Karenina, az ilerde yeşil malahit kolonun arkasında.

Yaklaştım, “Bir kadeh şampanya ikram edebilir miyim?” diyecektim. Diyemedim.

Yanında genç bir subay, bıyıklı, bıçkın, kadının kolundan tutmuş, “Mutlaka benle geleceksin!”

Şeytan “Tut,” diyor, “İki tane çak” şu serseriye. “Bırak lan Anna’yı”

Arkamdan bir el sırtıma dokundu. Döndüm, baktım, donakaldım. Ceketimin

düğmelerini ilikledim aceleyle.

Ustam Lev Nikolaevitch...

“Bırak” dedi, “Akacak kan damarda durmaz.”

“Ama bu Vronsky, serseri...”

Ustam bilgece gülümsedi...

“Bilmediğimi mi sanıyorsun?” dedi, “Ama istersen benim kitabımı bırak da git

kendininkini yaz. Sen de az şey yaşamadın.”

Şaşırdım, “Ne, ne, nereden biliyorsunuz?” Peşinden seğirttim.

Merdivenlerden yan yana inerken kulağıma fısıldadı,

“Senin hikayen daha bitmedi ama...”

“Nasıl yani ustam?”

“Eve dönünce onun gardıropta bıraktığı zarfı aç, ne demek istediğimi anlayacaksın o zaman.”

Boş atıp dolu tutuyor sandım, “Ne zarfı, gardırobun neresinde?”

Paltosunu giydi, soğuk Leningrad akşamına savrulurken, durdu, döndü, güldü.

“Sen de biliyorsun nerede olduğunu o zarfın, gardırobun en üst çekmecesinde, güya hergele geçiniyorsun, korkundan bir zarfı bile açamadın. Hadi git... Git de kendi hikayeni yaz artık...”

12 Mayıs 2026

Engin ÇOLPAN

Yorumlar


bottom of page