top of page

Gölge

 

              Annesinin arkada duran gölgesini içinde hissediyordu onu görmüyordu ama yüz ifadesinden oldukça emindi. Biberleri doğrayıp tavaya atarken annesinin irkildiğini hissetti. Domatesleri küp küp değil hayatı gibi gelişi güzel doğramıştı, öylece attı; tavadan çıkan ses onu kendine getirmeye yetmedi. Ama annesi söylenmeye başlayınca beceriksizliğiyle yüzleşti. Zaten hangi işi doğru yapardı ki! Kabullendi, başını biraz öne eğdi; baharatları ekledi, karıştırıp kapağını kapattı. Tezgaha akan domates suyunu sildi, sarı bezin o ekşi kokusunu hiç sevmezdi biraz tiksindi. Elini musluğun altına götürürken tezgahın içinde birikenleri eliyle sıyırıp çöp kovasına atıverdi. Islanmış ellerini poposunun üstünde sıvazlayıp pijamasını serinletti. Masaya tabakları koyarken annesiyle göz göze geldi arkasını dönüp çatal kaşık çekmecesinden gerekenleri avuçladı, tek tek masaya yerleştirdi. Buzdolabından soğuk suyu çıkarıp üstüne biraz ılık su ekledi annesinin ağzı üşümemeliydi yoksa ona da söylenirdi. Onun işi her koşulda söylenmekti sohbet etmez ama bol bol söylenirdi. Eşi onu terk etmeden önce daha çok onun kusurlarını dillendirirdi. Babasının kusurlarını dinlemekten bıkmıştı bıkmasına ama onu en çok üzen babasına benzetilmekti. Babası kılıklı lafına duymaktansa sağır olmayı tercih ederdi. Ocağın altını kısıp salata malzemelerini temizlerken dolabın camından yüzündeki donuk ifadeyi gördü. Aslında babasına değil annesine benziyordu. Yüzünde onun artığı mutsuz bir bakış, onun artığı derin kırışıklıklar vardı. Ağlamak istese ağlayamaz, gülmek istese yine başaramazdı. Marulları kuruladıktan sonra annesinin artığı bir özensizlikle doğradı, üstüne limon sıktı. Canının da bu limon gibi sıkkın olduğunu düşünüp dertlendi.

               Otuz altı yıldır aynı evdelerdi kim bilir kaç sefer yemek yapıp beğendiremedi. Oysa o annesi ne yapsa severdi. Belki de buna mecbur hissederdi. Ocağın altını söndürüp sıcak tencereyi masanın kenarında duran nihalenin üstüne yerleştirmek istedi, saplarının sıcak olduğunu düşünemedi. Avuç içlerini sızlatan dalgınlığını masaya attı ve hızlıca musluğu açıp ellerinde suyun soğukluğunu hissetti. Bu soğukluk ne kadar tanıdıktı! Annesi önce yüreğini kor gibi yakar sonrada buz gibi bakışlarıyla acısını daha belirginleştirirdi. Elini bu sefer bel oyuğunda kurulayıp annesine ve kendisine yemeği pay etti. Sanki Allah’ta yaratırken iki beden bir kader yaratıp onlara pay etmişti. O bu hayata sanki Ferhunde’nin gölgesi olmak için gelmişti. En çok sofrada olmayı severdi o vakitlerde. Söylenme sesinden çok kaşıkların tabaklara değen sesi duyulur hanımefendi biraz daha durulurdu. Karnı doyup şekeri yükselince salonda bir köşeye kıvrılıp birazcık uyurdu. Senaryo yine aynı şekilde işledi, o salona gidince kızcağız derin bir nefes alıp dinlendi. Annesinin bıraktığı son lokmayı ağzına attı ve tabağı tezgahın içine bıraktı. Kenardaki gizli paketinden bir sigara alıp camın önünde tüttürdü. İçine öyle derin çekmişti ki ciğerlerinin orada olduğundan artık emindi. Ne garipti elindeki tütün bile ondan daha talihliydi. Yanıyordu yanmasına ama varlığını belli edebiliyordu oysa o yansa bile yok gibiydi. Sigarasını söndürüp masaya yöneldi. Masadaki her şeyi tezgahın üstüne aldı, tek tek sudan geçirdi. Bulaşık makinasının kapağını açıp yerleştirdi. Burada işi bitince salona geçti, kumandayı alıp annesinin ayak ucuna yerleşti  Ferhunde hanım henüz uyanmamıştı ama onun en sevdiği dizi başlamak üzereydi. Gölgesi bu görevi üstlendi hiç sevmese de onun yerine seyredecekti. Kanalı açtı ve beklemeye başladı hep beklerdi. Gelecek faturaları, yapılması gereken işleri, söylenecek sözleri, yaşayacağını düşündüğü güzel günleri hepsini ama hepsini sadece beklerdi. Aslında beklemesi hiçbir zaman fayda etmedi, bunu iyi bilirdi ama elinden pek bir şey gelmezdi. Sonuçta beceriksizdi. Evlense iki gün sonra kapının önüne koyarlardı, kocayı kayınvalideyi hak edemez bir evi çekip çeviremezdi.  Temizlediği beğenilmez, yaptığı yemek yenilmezdi. Annesinden başka kimse onu idare etmez kendini rezil ettiğiyle kalırdı. Dizi başlamadan Ferhunde’nin yüzüne uzun uzun baktı orada bir sevgi artığı aradı bulamadı. Battaniyenin kalan kenarını dizine kapatıp arkasına yaslandı. Televizyona bakıp dert yandı: Ah ne güzel hayatlar vardı! Belki bir gün o da onlar gibi yaşardı.                

9 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Düğün

Cep Mendili

Comentários


bottom of page