Kaktüs
- Gönül ÜNAL
- 16 Tem 2025
- 5 dakikada okunur

“Öff! Yine kanattın elimi! Bir kere de uslu dursan. Suyunu mu eksik bırakıyorum, bakımını mı? Bak sardunyama... Senin gibi mi? Ben sevdikçe her sabah tomurcuklarını patlatıyor, balkonumu kokuya boğuyor. Ya şuna ne demeli? Saksıdan duvarlara, oradan pencere pervazına sarılmış, kapının üstünden geçip avuç dolusu açmış katmerli katmerli, balkonumu kırmızılara boyamış sarmaşık gülüm... Ya nazlı cam güzellerim? Onlar da senin gibi değil! Yapraklarına annemin
kokusunu, sesini gizlemiş; çiçekleriyle öpücük konduruyorlar bana her sabah.”
Bir balkon dolusu çiçeği vardı Melek’in. Hepsiyle çocuğu gibi ilgilenir, konuşur, dertleşirdi. Sessiz çığlıklarını onlara duyururdu. Evinin odalarına dolan kokularını içine çeker, hayatındaki bütün sıkıntıların üstünü bu taze kokularla örterdi.
Cam güzelleri Melek’e annesini anımsatırdı. Gençliğinde evlerinin camlarını silerken ne kadar söylense de dışarıdan o tek katlı eve sıcak yuva hissi veren çiçekleri içten içe severdi. Dışarı yayılan ıspanak yemeği kokusunu, kardeşlerinin cıvıldayan sesini, babasının gittiği işten dönüşünün kamyon kornasını toplayıp cam güzelinin yapraklarına, toprağına ekmişti.
Bakkala yığılan borcu azaltacak gibi peyniri idareli yemeyi, defterinin sayfalarını silip, kardeşi için yeni defter hazırladığını hep bu çiçeğin yapraklarına gizlerdi.
“Suya anlat sıkıntılarını, su götürür,” kalmıştı aklında babannesinin sohbetlerinde ama o, suyla değil; çiçekleriyle konuşur, dertleşirdi. Bunca güzellik arasında onu dinlemeyen, söylediklerini anlamayan tek çiçeği, öylece balkonuna kurulup oturmuş kaktüsüydü.
Sulasa da toprağını tazelese de çiçekte hiç bir değişiklik olmazdı. Melek, onun bu durumuna alışmış, atmaya kıyamamış ama ne zaman yakınına gitse dikenlerinden de kurtulamamıştı.
Evlendiğinden beri bu küçük apartmanda yaşıyor, komşuları tarafından çok seviliyordu Melek. Yılda bir kez memleketine gider, üç beş gün içinde geri dönerdi. Ona kalsa çok uzatırdı bu günleri ama kocasının huysuzluğu onu geri dönmeye mecbur bırakırdı.
O akşam da balkondan içeriye dolan çiçek kokuları zilin çalmasıyla irkilip, koşup saksılarının içine saklanmışlardı. Kapının yumruklanmasıyla yine aynı tiyatronun oynanacağını düşünürken kalbine saplanıp oradan göğsüne, dizlerine doğru akan cam kesiği acısı hissiyle bir hamlede koşup kapıyı açtı. Yoksa bağrışmalar apartmanın içinde yankılanacak, kapılarını kapatıp göz deliğinden bakan komşuları, gözlerini fal taşı gibi açacaklar, ertesi gün de yüzüne anlamlı anlamlı bakacaklardı.
O kapıyı açana kadar az önce yemeğini yedirdiği çocuğu, elinden oyuncaklarını bırakarak, zembereğinden kurtulmuş bir saat gibi odasına koştu. Kucağına düşecekmiş gibi yalpalayan kocasını kolundan kavrayıp arkasından evin duvarlarının demirden olmasını dileyecek hislerle çevik bir hareketle kapıyı kapattı.
“Aç mısın?” diye sordu Melek kocasına, olağan bir ses tonuyla. Evinin değişmez senfonisiydi bu. Hiç aksatmadan aynı saatte, aynı şekilde sendeleyerek, aynı sözcüklerle bağırıp çağırarak, aynı kapıdan ,aynı kişi içeri girerdi yıllardır. Sızıp bir kenara kıvrılırsa horlamasının dışında bir zararı olmazdı. Gün boyu yaşadıklarını,
düşündüklerini Melek’e mal eder, sudan nem kapsa ondan bilir; bütün akşam boyunca içindekileri kusar, yorulunca durulurdu.
O akşamın da uzun ve yorucu geçeceği düşüncesi kafasında dolanırken “Gel buraya!” sesiyle irkildi sanki ilk kez duyuyormuş gibi.
Yine balkona yönelmişti kocası.
“Kahve yapayım mı sana?” diye sordu kalbini kanatacak şekilde görmezlikten gelerek.
“Kahveyi kendin iç!” diye kükremeyle karışık bir sesle balkona yöneldi. Melek, ne kadar istemese de o gider balkona oturur, sanki karısına söyleyeceklerini bütün komşuların hatta bütün canlıların duymasını isterdi.
Ne kadar çiçekle doldursa da balkonda yine de bir sandalye konacak yer vardı. Kendini yukarıdan düşen bir külçe gibi bırakıp ağzının kenarlarında, içinin karası dışarı vurmuş gibi kalıntılarla sandalyesine yığıldı.
“Bir şey mi oldu ki?”
“Elinin körü oldu!”
Bir yandan da etrafı seyrediyor, arada ayağa kalkıp bahçede dolaşan komşu çocuklara sataşıyor, çamaşırlarını balkonunda ipe asmış karşı komşuya söyleniyordu.
Melek, balkona çıkmadan içeride oyalanıyordu. Hedef tahtasıydı ya belki yanına gelir diye bekliyordu. En azından konuşulan her şey duyulmazdı dışarıdan. Zaten herkes balkonda ya da apartmanın önünde oturuyordu, bu uzun yaz günlerinde.
“Gel buraya!” sesi tekrar gürledi.
“İçerde konuşalım, geç oldu!”
“Niye, komşularından mı utanıyorsun?”
“Gel, çocuk uyanacak, içeride konuşalım.”
“Uyanırsa uyansın!”
Alt katta balkonu neşeye boğan çocuk cıvıltıları kesildi. Üst balkondan gelen çay karıştırma sesi durdu. Bahçedeki ağaçlar bile yapraklarını hışırdatmıyor gibi geldi Melek’e. Halbuki şu an bütün uçaklar buradan geçsin, gökten yıldırımlar yağsın, öyle gürültüler olsun ki balkonundan etrafa yayılan bu sözcükleri kimsecikler duymasın.
Evliliğinin ilk yılları hariç, insan evladına yakışan bir söz duymamıştı kocasından. Günlerini, bir gün düzelecek diye geçirmiş, çocuk olursa düzelir diyerek devam etmiş, yıllar yılları kovalamıştı.
Her önemli gün bir başlangıç olur diye sabretmiş, konuşmaya çalışmış, ne yaptıysa onun bu alışkanlığından vazgeçirememiş; aksine o gittikçe şişelerle yakınlığını artırmıştı. Ne tuhaftı ki ondan uzaklaşamamıştı.
Biliyordu ki nereye gitse kendisine rahat vermeyecekti. En iyisi yanında kalıp elinden geldiği kadar onu kontrol edebilir, kendinden başkalarına sataşmasını engelleyebilirdi böylece.
Güzel söz beklemeyeli çok uzun zaman olmuştu.
“Bu çiçeklerinden de bıktım, oturacak yer bırakmamışsın balkonda. Neyi becerirsin ki!” diye seslendi dili ağzının içinde uyuşmuşlukla ne söylediği anlaşılmadan. Aynı anda saksılardan birine “Defol git!” diyerek bir yumruk savurdu. Saksının üçüncü kattan düşüp kırılması akşamın durgunluğu içinde patlayan bir bomba gibi gelip Melek’in kulaklarında takılı kaldı. Diğer saksıları da aşağıya
atmadan koşup ama sesini ayarlayarak:
“Çocuk uyanacak!” diye tekrarladı. Sanki yaptığı harekette bir yanlışlık yokmuş gibi bir ses tonu takınmıştı.
“Sen bana ne demek istiyorsun? Defol git başımdan!”
Artık yapacak hiç bir şeyin faydası yoktu. En iyisi ayak altından çekilip ‘ne hâli varsa görsün’ demekti. Salonu dolduran çiçek kokuları dağılmış; yerine ekşi, ispirtolu, çürümüş sarımsak kokuları yerleşmişti.
Melek, çocuğunun odasına gidip üstündeki kıyafetlerle onun yanına kıvrıldı. Başını küçük kızın göğsüne gömmüş, yorganı kulaklarına kadar çekmişti. Eğreti de olsa dünyadan çekilmek, yaşadıklarını unutmak hatta yok olmak için uyumak istiyordu.
Arkasından gelen yarı anlaşılır yarı küfür dolu sözler evin odalarında, duvarlarında, çiçeklerin yapraklarında gezip duruyordu. Sesler yaklaşınca uyuma numarasıyla gözlerini kapattı. Bir ara bağrışmalar gelir duyar gibi irkildi.
“Yine balkondan sarkıp aşağıdakilere sataşıyor herhâlde,” diye düşündü. Mutfaktan kaşık, çatal sesleri gelmeye başladı.
“Anlaşılan bu gece uyumayacak,” diye endişelendi. Tetikte beklemeliydi. “Allah korusun! Yapmadığı şey değildi! Bıçak mı aldı acaba mutfaktan?” Nefesini tutarak ayak seslerini dinledi. Yine balkona çıktı, sandalye gıcırtısından belli,” diye rahatladı.
“Ya bıçağı aşağıdakilerden birine fırlatmak için aldıysa?”
Duramadı, yataktan sessizce kalktı, parmak uçlarına basarak balkonu görebilecek bir köşeden kocasına baktı. Elindeki bıçağın parıltısı gözüne vurur gibi oldu. Meyve soyuyordu. Ayakta sendeliyor bıçak arada elmaya denk geliyor, çoğu kez de ıskalıyordu. Bir yandan da söyleniyordu. Melek çocuğunun yatağına geri döndü. Bir süre sonra sesler gittikçe azaldı. Sesler azaldıkça o da başka bir dünyaya geçmek istercesine uykuya daldı.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Kapıyı açmak için yataktan fırlayınca zilin sesi henüz bitmemişti. Kocasının eve geldiğini, kabus dolu akşamın nasıl geçeceğini düşünerek kapıyı açtı.
Karşısında komşusunu görünce zihninden geçenleri bu akşam zaten
yaşadığını anımsadı.
“Melek abla, aşağıya gelmen gerek.”
“Ne oldu ki?”
“Eyvah! Keşke onu balkonda bırakıp yatmasaydım. Hangi komşuya sataştı acaba?” diye korkulu gözlerle kapıda duran komşusuna baktı.
“Şey... Gel birlikte gidelim.”
Dönüp evin içini kolaçan etti. Balkona baktı. Kocası yoktu.
Ev sessizdi.
“Eyvah! Kiminle kavga ediyor acaba?” diye geçirdi içinden. Kime karşı mahçup olacağını düşünürken telaşla aşağıya indi komşusunu takip ederek.
“Ben gördüm Melek abla! Ayakta duruyordu. Elinde bir şey
tutuyordu.”
Melek, yavaş yavaş toplanan kalabalığın arasından geçerken:
“Nasıl olmuş?”
“Kim görmüş?”
“Eğildi, düştü, ben gördüm,” seslerini duyuyordu.
Bahçede, yarı soyulmuş yarı kesilmiş bir elmayı gördü önce. Saksı kırıklarının içinden etrafa yayılmış kaktüs parçaları gözüne takıldı sonra. Ve öylece uzanmış yüzükoyun yatan kocasını...
Göğsünün altından akan kan ip gibi uzamış, vücudunun altından sadece sapı görünen bıçağı da kırmızıya boyamıştı. Akan kan, kaktüslerin yanında göl olmuştu.
Melek, öylece kocasının üstünden boşluğa bakıyordu.
Komşuların çoğu gelmişti. Hiç birinin telaşı Melek’te yoktu.
“Şoka girdi herhâlde!”
“Ambulans çağıralım!”
“Bütün akşam balkonda söylenip duruyordu!”
“Eğildi ve düştü!”
Sesler, Melek’in beyninin derinliklerinde uğulduyordu. Taştan bir heykel gibi öylece kımıldamadan duruyordu. Elleri, kolları, bacakları, hiç bir uzvu hareket etmiyordu.
Ambulans sesiyle biraz kendine gelir gibi oldu. Vücudu kaskatı dururken kafasını kaldırıp çiçeklerinin süslediği balkonuna baktı.
Gözlerini aynı noktaya dikmişti. Yere düşüp parçalanan kaktüs saksısının mermerdeki yeri boştu. Kuruyan dudaklarını hafifçe aralayıp:
“Oraya bir ortanca koymalıyım.” diye fısıldadı. Ve ayakkabısının altında var gücüyle bir kaktüs dalını ezdiğini kimseciklere duyurmadı.
Gönül ÜNAL




Yorumlar