GARDIROP
- Zehra İlgün ÇAMLI

- 3 gün önce
- 3 dakikada okunur

Ellerim küçücük. Doğuştan var olan hüznüm ve mahcubiyetim sol yanımda. Kâküllerim gözlerime düşmüş. Ne de huzursuz eder akşamüstleri. Kaçınılmaz son gibi karanlığın çökmesi. “Allahu Ekber” dediği anda yine bir kabulleniş başlayacak karanlığı. Zaten derdim onunla değil, derdim arada kalmışlıkla. Karanlık ya da ölüm düşündüğüm kadar ürkütücü değildi hiçbir zaman.
Bir lokum kokusu çekmecenin içinden gelen. Lokumun kokusu mu olur? Olur ya. Hindistan cevizi mesela, sütlü bir irmik tatlısının üstünde asla öyle kokmaz. Kese kağıdında çifte kavrulmuş fıstıklı lokumlar. Babaannemin eşarplarının arasında. Hepsini aynı anda yememeye söz verdim. Usandıkça alacaktım.
Biliyordum ki çekmecenin üstünde askılığın altında da ortası fındıklı misafir çikolatası var. Kabuklarından kadeh yaptığım. Üç tane lokum aldım küçük ellerime. Gıcırdayan çekmeceyi kapattım. İçerideki sesleri lokumun tadı bastırdı. Keşke kapıları kapatmanın, yatağın üstüne oturmanın serbest olduğu bir ev olsaydı burası. O zaman yatağın üstüne kapanır ağlardım. Ama şimdi sırtım yatağa dayalı sadece lokum yiyebilirdim, dua edebilirdim veyahut sarı bebeğimin saçlarını örebilirdim. Sesler gece yarısı susar, herkes bir köşede ağlardı. Sonra birkaç gün derin bir sessizlik olurdu evde. Annem saçımı örmeyi bile unutabilirdi.
Dördüncü lokumu alsa mıydım? Açık renk gardırop hava karardıkça kayboldu gözlerimde. Işık yüksekteydi. Boyum, büyüyünce uzanırdı. İleride ne çok görecektim bu gardıroptan bilmiyordum. Babaannem iki sene sonra köye gönderecekti ama inatla takip edecekti beni bu gardırop kıt kanaat evlerde, kapatılmış balkon köşelerinde, köy odalarında. Kokusu, “Bellissima” parfüm, biraz lokum, biraz çikolata. İçinde babaannemin en sevdiği “Mısırlı” hırkası. Müjde çorapları ve benim pembe balo elbisem…
Hüznüm ve mahcubiyetim heybemde. Akşamüstleri fazlasıyla üzüyor. Ezan bitene kadar hiçbir şey yapmıyorum hâlâ. Kızgın ve yüksek seslerden nefret ediyorum. Fıstıklı çifte kavrulmuş lokum tüm dertlerime deva oluyor. “Bellissima” sanki sadece yerel marketlerde satılıyor. Deodorant desen değil parfüm desen değil. Siyah bir şişenin içindeki çocukluk gibi. Dolabın kapağı yine gıcırdıyor. Annem sesleniyor.
-“Sağ köşede abinin kapüşonlusu var onu giy de gel!"
“Köye gelmeyi çok seviyorum,” diyor yeğenim. Babası peşinden koşuyor aynı cümleyi defalarca kurduruyor. “İki şişe de kola al,” diyor annem telefona. “Tek yetmiyor”. “Bir de patlıcan az gibi. Yolun üstünde bakkalda vardır”. Telefonu kapatıyor. “Bugün de kızartma yiyeyim yarından sonra dikkat edeceğim.”
Dolap hâlâ “Bellissima” mı kokuyor? Bana mı öyle geliyor. Çekmeceleri açıyorum. Solmuş çoraplar, kalın hırkalar, pazardan alınmış eşofmanlar… Diğer askılıkta, uzun desenli etekler, annemin nişan alışverişinden saten gömlek, Yimpaş'tan aldığı kahverengi uzun hırka… Yok, yok. Lokum dışında. Bir de fındıklı çikolata. Aynada kendime bakıyorum uzun uzun. Üç senedir doktora gideceğim yüzümdeki kızarıklık için. Dudaklarım yine koparılmış. Elim kolum bir rahat durmaz ki…
Dışarısı esiyor. Annem plastik masanın üstünde kabakları doğruyor. Yeğenimin üç tekerlekli bisiklet sesi. Salçalık domatesler kasayla duruyor bahçenin köşesinde. “Yazın iyi ki bu köy var,” diyor annem. Babam patlıcanlarla geliyor. Elinde bir de kuruyemiş poşeti. İki kilo karışık çerez, bir kilo tuzlu, bir kilo tuzsuz çekirdek, kese kağıdında yarım kilo fıstıklı çifte kavrulmuş lokum, yarım kilo yaban mersini. Alsam şu lokumu gardırobun içine saklasam… “Önce yemek,” diyor annem. “Patlıcanları yıka da getir. Suda bekletmeyeceğim hiç.”
Patlıcan, kabak, biber, domates ve yoğurt. Peçeteye bulaşan kırmızı yağ.... Sobanın üstünde demlenen çay. Herkes kilolarından şikayetçi ama kızartmanın çok güzel olduğu konusunda hem fikir. Aklım lokumda. Poşetin içinden keseyi çalıyorum odaya geçiyorum. Kızartmanın ağırlığı ile dolabın karşısındaki eski yatağıma uzanıyorum. Hava giderek kararıyor.
-“Ne demek istedin?” diyor biri diğerine.
-“Anam bir şey demedik.”
-“Ben senin ciğerini biliyorum.”
-“Manyaksın sen manyak!”
Sesler yükseliyor. Birazdan camiden ezandan önceki “dıııdt” sesi gelecek.
- “Bir daha da gelirsem seninle buraya! Akşama kadar canım çıktı hiç mi değeri yok!”
- “Ne bok yersen ye!” diyor diğeri “Ben de seninle gelmeye meraklıyım.”
Doğruluyorum yataktan, fıstıklı lokum yiyorum. Tadını çıkara çıkara. Gardırop henüz karanlıkta kaybolmamış. Aynasında kendimi görüyorum. Saçlarım alnıma doğru iyice açılmış. Fıstıklı lokum tüm yaralarımı saracak.



Yorumlar