top of page

Aslan Şehri

İsmini ilk olarak, şu anda melodisini bile hatırlamadığım bir şarkıda duymuştum. Garip bir ülke olmalı diyordum, ne değişik bir ismi var. Çocukluk işte! O zamanlar günün birinde bu ülkenin topraklarında yürüyüp denizini seyredeceğim hayalimden bile geçmezdi. Bu şehrin de diyebiliriz. Çünkü ülkede hepi topu sadece bir şehir var.

Dört ay Malezya’da kalıp da yanı başındaki Singapur’a gitmesek olmazdı. Her ne kadar İtalya’dan millerce mesafe uzakta olsak da senelerce Akdeniz kültürüyle hemhâl olmamızın verdiği alışkanlıkla “Vira Bismillah,” deyip yola koyulduk. Johor Bahru ile Singapur arasında haritada neredeyse gözükmeyen incecik bir deniz parçası var.

Ülkeye girdikten sonra turnikelerde ilk dikkatimi çeken, görevlilerin yaşları oldu. Türkiye’de ununu elemiş eleğini asmış ya da huzurevine çekilip ölümü bekliyor, diye nitelendirdiğimiz yaş grubundakiler burada çöpçülük ya da biletçilik gibi ağır işleri yapmakta.

Buruşmuş ellerine acıyarak baktım. Singapur, dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alsa da sanırım zengin-fakir arasındaki uçurum oldukça derin. Gideceğimiz yere kadar hep ayakta yaptık yolculuğumuzu; kimse kimseye yer vermiyor. Nereye baksam deniz ve gökdelen.

Burada bir günden fazla kalmaya tahammül edemeyeceğimi hissediyorum. Zaten istesem de daha fazla kalmam mümkün değil. Maddi gücümüzü fazlasıyla aşan bir şehir; her şey çok pahalı!

Ülkede yasak olan pek çok şeyden biri de otobüs ve metroya binerken yanınızda düryan meyvesi bulundurmak. Malezya’da hakkında duyduğumuz birçok olumsuz yorumdan sonra tereddüt ederek tadına bakmıştık. Kokusu doğal gaz ya da sarımsak gibi ama çok değişik bir lezzeti var, demişlerdi. Doğrusu tadı bana pek de öyle gelmedi. Birkaç sefer yedikten sonra bağımlılık yapıyormuş. Sadece bir kez yediğim için bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim.

Nihayet meydandayız. İlk gözümüze çarpan devasa bina Marina Bay Sands, 2010 yılında açıldığında dünyanın en pahalı kumarhanesi olarak lanse edilmiş. Dört lüks kata yayılan kumarhanede yaklaşık altı yüz masa oyunu ve üç bin elektronik oyun makinesi varmış. Bunların hiçbirisi ilgimi çekmiyor. Yüz doksan dört metre yüksekliğinde ve elli katlı üç binadan oluşan kompleksin gemi şeklinde yapılmış terası devasa yapraklı bitkilerle süslü.

Sadece giriş katındaki alışveriş merkezine girip hızlı hızlı dolaşıyorum. Yapay göller ve içindeki tekneler ilginç.

Tropik bir ülkede nilüferlerin dahi çelikten yapılmış olması şaşırtıcı. Marina Bay Sands’ın hemen önündeki geceleri renk cümbüşü oluşturan yapılardan birisi bu nilüfer. Gökdelenlerin ve çelikten yapılmış diğer maketlerin rengarenk ışıkları, sizde binlerce gökkuşağının suya indiği hissini uyandırıyor. Kaldırımda yüksek binaları -biraz da sıkıntıyla- seyrederken müstakbel eşinin kolunda bir gelin geçiyor yanımızdan. Son derece doğal. Kat kat gelinliğin tarlatanının altına gözüm takılınca tebessüm ediyorum. Alışık olduğumuz sivri topuklu ayakkabılar yerine basit bir parmak arası tokyo giymiş. Dalgalı saçlarını omuzlarının üzerine salıvermiş, kuaföre gitmiş gibi bir hâli yok. Birlikte fotoğraf çektiriyoruz.

Az ötedeki başı aslan, kuyruğu balık şeklindeki ülkenin simgesi Merlion heykeli ağzından denize su püskürtmekte.

Singapur kelimesi, Sanskrit dilinde aslan şehri anlamına geliyor. Şöyle de bir hikayesi var: On üçüncü yüzyılın sonlarında bir Malay Prensi olan Sang Nila Utama fırtınalı bir günde sandalını kıyıya çekerek adaya çıkar. Tam da bu sırada aslana benzettiği heybetli vahşi bir hayvanın kıyıda dolaştığını görür. Gücünden ve görünüşünden o kadar etkilenir ki kendisini fırtınadan kurtaran bu adaya aslan isminin şans ve kuvvet getireceğine inanır. Biz daha sonraki dönemlerde bilim adamlarının yaptığı bu civarda aslan bulunur mu bulunmaz mı tartışmasını bir kenara bırakıp efsaneye inanmayı tercih edelim.

Fazla değil bundan yetmiş-seksen yıl öncesine kadar burası vahşi hayvanların yaşadığı balta girmemiş ormanlarla kaplı bir adaymış. Hatta İkinci Dünya Savaşı’nda Japonlar bisikletlerle işgal etmişler bölgeyi.

Singapur’un çevresindeki altmış iki küçük adadan en küçüğü olan Sentosa’ya

monorayla gidebileceğimizi söylüyorlar; ilginç bir yolculuk olacak. Yavaş yavaş ilerlerken yolun kenarındaki rambutana gözüm takılıyor. Hani çöp atmak yasaktı yollara. Belki de monoraya bindik, farkında değilim. Taşıtta sallanırken uyuyakalmış olmalıyım. Birkaç saatlik açlığın etkisiyle rüya görmekteyim. Gerçekten de rambutan nefis bir meyve; nar çiçeği renginde bir kestane görünümünde. Ancak şu var ki dış kabuğu dikenli değil hem de yumuşak. Kolaylıkla soyabiliyorsunuz. İçinden bembeyaz sulu sert bir meyve çıkıyor. Tadı bir

anda damağımda yayılıyor. Rüyayla gerçeğin iç içe olduğu gezimin sonuna geldim bile.

Türkiye’nin binde biri büyüklüğündeki bu ülkeden ayrılırken zihnim çocukluğumdaki

şarkının melodisini aramakla meşgul. Ama nafile! Çoktan silinip gitmiş.


Rabia Berna TÜMKOR

Yorumlar


bottom of page