top of page

Bir Sepet Üzüm




Arabadan indi. kapının önünde durdu. Başını kaldırdı. Bulutlar kararmış, hava yağdı yağacak. İndirdi başını. Kim bilir kaç yıllıktı. Kimler dokunmuş kimler gelip geçmişti. Dedesi, dedesinin dedesi… Çocukların güle oynaya geçtiği, komşu ziyaretleriyle şenlenen, çardakta içilen kahvelere tanıklık etmiş, bayramlarda akraba ziyaretlerinin çınlattığı seslerle sarmaş dolaş, göz göze geldiği üzüm salkımlarıyla bezeli ahşap kapı.

Sepeti bıraktı yere. Eli kapının yüzeyindeydi.

Hazan mevsimi sonu. Ilık bir esinti.

Ta derinlerden gelen bir ses bir nefes gibi! İlk dokunduğunda kapıya, şen bir kahkaha yükseldi. İçi cız etti. Başında pullu oyalı yazması, üzüm bağlarının içinden Elmas gülümsedi. Yandaki salkıma geçtiğinde eli, okşadı bir üzüm tanesini. Şen şakrak davul zurna sesleri. Elmas gelinliğiyle tekrar beliriverdi. Saçları sıkı sıkı iki yandan örgülü, uçlarına takmıştı gelin tellerini. Başı döndü. Sendeler gibi oldu. Kapıya tutundu. Diğer bir salkım tanesine geçiverecekti ki salkımların arasından üzüm yaprakları çıkageldi. Kapandı gözleri. Üzüm sarmalarının ekşimsi tadı dilinde, kokusu buram buram sardı her yeri. Yaprakların arasından süzüldü diğer bir salkım tanesine doğru yavaşça eli. Elmas kucağında bebeği, ikinci, üçüncü geçti her seferinde aynı kapıdan içeri.

Eğildi, aldı eline sepeti. Doğruldu. Ağır ağır dokundu kapının yer yer eskimiş tokmağına. İncitmekten korkarcasına çevirdi. Usulca içeri girdi.

Hiç bakmadığı gibi baktı evine. Masaya bıraktı sepeti. Çardağın altındaki sedire iyice yerleşti. İçi sıkıldı. Tuttu nefesini. İki yıl oluyordu. Hep beraber yapmışlardı bu evi. Geride kalmıştı kerpiç evdeki soğuk kış geceleri.

Geriye kaykıldı. Martin'le yaptıkları konuşma iyiden iyiye çınlattı kulaklarını.

- Git! Ne duruyorsun buralarda! Artık tadı tuzu kalmadı buraların.

- Yıllarca berberlik yaptım. Küçücük bir dükkânda kiracı olarak çalıştım. Pazar günleri de köy köy dolaştım. Traş etmediğim, saçını kesmediğim kimse yoktur bu memlekette. Çoluk çocuk ancak rahat edecektik Martin!

- İyi günlerimizdi o günler! Beni kabul etseler bir bastonumla gelirim.

- Gitmek kolay değil biliyorsun! Kimse üzüm bağlarını almak istemez. Evi satarım ama ya bağı satamazsam?

- Elbet bir yolu vardır, Hüseyin.

Doğru söylüyordu Martin. İki gün geçmiyor ki ev sahibi gelip dükkândan çıkarıyordu. Başka bir dükkâna geçiyor, iki gün sonra tekrar başka bir dükkân derken rahat yoktu, belliydi. Üç tane yetişkin kız. Artık karısı da kabullenmişti. Kararlarını vermişlerdi.

İyiden iyiye hava kararmış, yağmur çiselemeye başlamıştı.

İrkildi kapının gıcırtısıyla. Belirdi karısı çardağın kapısında. Kaçırdı gözlerini. İlişti sedire, kocasının yanı başına.

Hafifçe döndü sola, sarıldı karısının ellerine sıkıca.

-Evi sattım.

-Peki ya bağ? Bağı satabildin mi?

- İvan almayı düşünüyordu ya! Vazgeçmiş. Haklı tabii. Toprak devletin malı. O kadar uğraş, didin... Bir yıllık ürünün dışındaki kazanç devlete kalıyor. Bir yıllık kazancını da ancak çıkarabiliyor zaten. Ne yapsın fazla toprağı. Herkes İvan gibi düşünüyor. Kimseye diyecek sözüm yok. Sadece Nikola…

-Eee Hüseyin!

-Nikola istedi.

Derin bir sessizlik.

-Verdim. Biliyorsun, birine vermezsek, satmazsak devlete kalacak. Beni toprağımdan eden bir devlete toprak bırakmam ben.

Mis gibi üzüm kokusu burnundan başlayıp genzini yakarak akıp gitti sessizce. Sızladı burnunun direği. Gözleri nemli. Uzattı sepete elini. Yutkundu.

Elmas, döndü baktı kocasına. Şaşkın.

"Ahhh! Hüseyin usta!" Titredi sesi. "Başka çaresi yoktu."

Bir sepet üzüm ülkelerine dönebilmenin yolu.

Onlar için artık vakit bağ bozumuydu.

Seval Banu SARAÇ


21 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Üç Nokta

Comments


bottom of page