Yahyakaptan Pazarı
- Bahar YILDIZ
- 8 Şub
- 4 dakikada okunur

Kocaeli’nin merkez ilçesi İzmit. Dağlarla deniz arasına sıkışmış bir sanayi şehri burası. İzmit; sulak arazileri, verimli tarlaları, sık ağaçlık ormanları, yarım saat mesafede Karadeniz'e kıyısı olan kumsalları ve hemen bi güneyine gittiğimizde ise iki bin rakımlı Kartepe’de kayak merkezi varken, birdenbire sanayi merkezi oluvermiş bir şehir.
Cumhuriyet yıllarında ilk kurulan fabrika olan Seka Kâğıt Fabrikası, etraftaki köylerden işçi almaya başlayınca, İzmit tarıma sırtını dönmeye başlamış. İstanbul’a en yakın şehir olma özelliği onu hep sanayi için daha revaçta yapmış. Hele ki körfezi, Marmara Denizi’nin doğusundaki en uç köşesi bir doğa harikası aslında.
Seneler sonra körfezin bir kara parçasına dönüşmesi ihtimali beni üzüyor olsa da güzel havalarda körfezin sazlıklarındaki flamingoların martılarla, martıların karabataklarla dansları, seyredenleri günlük telaşeden hemen uzaklaştırıverir.
Bugünün sanayi şehri İzmit, eski adı ile Nicomedia… Yapılan kazılarda bulunan Roma Dönemi kalıntılarına dahi özenle oyulmuş olan asma bahçeleriyle ünlüymüş. İşte bu nedenledir ki ; çavuş üzümü , bal bal üzümü o parlak kocaman sarı taneleriyle pazardaki köylü sepetlerini süslerken, rayihası ile de sizi mistik bir yolculuğa çıkartır.
Osmanlı Dönemi'nde ise Anadolu'dan gelip İstanbul’a gidecek olan tahıl ve meyveler Körfez'den sandallarla İstanbul’a taşınırmış. Kirazlıyalı Mahallesi ise adını yetişen kiraz ağaçlarından almış.
Bir saatte kar, bir saatte deniz ve bir saatte İstanbul’a ulaşabileceğin bir konumda bulunan Kocaeli iline bağlı İzmit merkez ilçenin, merkez mahallesidir Yahyakaptan Mahallesi.
Zamanında bataklık olan karpuz tarlalarına Türkiye’de ilk defa kazıkların çakılarak yapıldığı bir mahalle düşünün. Tarımdan sanayiye geçişin, köylüyken arazi zengini oluvermenin sembolü bir ilçe İzmit ve onu temsil eden Yahyakaptan Mahallesi.
Mahalle ilk kurulduğunda sosyo-ekonomik düzeyi her zaman orta direği temsil eden öğretmenlerden oluşuyordu. 1999 depreminde perişan olan ilde ayakta kalan ve zarar görmeyen tek mahalle olması sebebiyle birden bire tercih edilen bir yerleşim yeri olmuştu. Etrafta kurulan otomobil fabrikalarına işçi olarak gelen göçlerin de ilk tercih ettiği mahallelerin başında geliyordu. Tarımdan sanayiye geçiş, üzerine deprem, ne olduğunu şimdi bile tam anlayamadığımız pandemi…
Bir bölgede oturan insanların ekonomik düzeyinin değişimini, sadece evlerden, kılık kıyafetlerden ya da arabalardan anlamazsın. Bu hikayeyi en güzel anlatan yer bir pazardır aslında. Yahyakaptan mahalle pazarı…
Yahyakaptan pazarı, ilk kurulduğunda sadece kendi ürettiklerini satmak isteyen, çevre köylerden gelen insanların sepetleri ile her hafta sonu pazar günleri kurulurdu. Sadece Ege’de yetiştiğini zannederiz tüm ot çeşitlerini değil mi? Oysa İzmit köylerinin muhacir pidesine konulan ünlü ‘kaldirek’ otu, ısırgan otu, mancar yaprağı, çiçekli mancarı çok meşhurdur. Nasıl da renkliydi pazarın içi. Ama bir o kadar da sessizdi. Köylülerin sesleri yükselmezdi hiç. Onlar satacakları ürünlerini önlerindeki sepetlere koymuşlardı ya bu yeterliydi.
Bir önceki gün bahçesinden mahsulünü toplamanın yorgunluğuyla, biraz da
yalvaran gözlerle bakardı Bayram amca. Bu gözlerle anlatmaya çalışırdı; biberini dalından yeni kopardığını, taze fasulyesinin çok lezzetli olduğunu . Ancak önüne
gelipte sorarsan "Domates bahçeden mi?" diye belki o zaman çatlamış elleriyle domatesini ortadan keserken, kısık bir sesle, yüzüne hafif utanarak bakar "Kendi ürünüm. Hem de ilaçsız, kızım," derdi. Tezgâhları bile yoktu. Sadece başlarında bekledikleri, bahçelerinden daha dün toplanmış ürünleriyle dolu sepetleri vardı.
"Bayraktarlar köyünün patlıcani"
"Dur Hasan köyünden mısır"
"Çavuş üzümü Akmeşe’den"
"Sepetçiler köyünün taze fasülyesi"
Sepetlerin üzerindeki yazıları okuduğunda lezzetlerini de tahmin ederdin. Köylülerin bağırmasına gerek yoktu zaten. Hele birkaç ay düzenli pazara gittin mi "Hatice teyze nerede bu hafta? Hasta mı yoksa?" diye sorardın, onun sepetlerini bekleyen torununa.
Efe Peynirci’nin önünde taze, kahvaltılık lor sırasında beklerken, yandaki balık
tezgahının kokusu insanın iştahını açardı. Kandıra yoğurdu kovalarda sahiplerini beklerdi. Pazarın girişindeki tezgâhta, odun fırınından yeni çıkmış ekşi mayalı ekmeğin kokusu çocukluğuna götürürdü seni. Ekmek alacaklar erken çıkmalıydı pazara .Yoksa her pazar günü annesine yardım için gelen üniversite öğrencisi Zeynep'in sattığı o mis kokulu ekmekler tükeniverirdi. Herkesin elleri kolları dolu dolu pazardan evlere dönülürdü.
Sanayileşmenin etkisiyle araba markaları bir üst sınıf olmaya başlayınca Yahyakaptan pazarı da kalabalıklaşmaya, sepetlerin yerini tezgâhlar almaya başladı. Köylü Fatma teyzeler, Bayram amcalar önce tezgâh aralarına sıkışmaya başladı.
'Dur Hasanköyü mısırı’ yerini ‘süt mısırı’na bıraktı. Gürültülü erkek sesleri birbiriyle yarışıyordu.
"Gel, gel mandalinanın en güzeline gel...’ diyen tezgahı en büyük pazarcı, karşıdan:
"Bursaaa Ayşe kadın," diyen tezgâhtan daha yüksek sesle bağırıyordu sanki. Durhasanköy mısırının tanesi 5₺ iken yan tezgâhta süt mısır 25 ₺’ye satılıyor, buna rağmen önünde kuyruklar oluyordu. Köy yumurtası yerini gezen tavuk yumurtasına bırakırken fiyatı iki katına çıkmıştı. Zeynep otomobil fabrikasında işe girmiş, annesi de hor görüldüğü ve kıymet bilinmediği için ekşi mayalı ekmeği pazara getirmez olmuştu. Zaten pazarlarda ekmek satışı da niyeyse yasaklanmıştı…
Deprem sonrası önce yavaştan, sonra birden bire yerleşik sayı arttıkça mahalleli birbirini tanıyamaz olmaya başladı. Yıllardan beri severek gittiğimiz lokantada, o güleryüzüyle her zaman bizi karşılayan Garson Yavuz ağabeyimizin gülümseyerek yanımıza gelip, torununun doğum haberini verdiğindeki mutluluğunu hiç unutamam. Ama işte o gün aynı restoranda (lokanta yerine artık restoran yazıyordu) hiç tanımadığım göçmen bir gencin siparişimizi almak için yanımıza gelmesi ile yüzleşivermiştim bütün gerçeklikle.
Oysa her sabah elektrikli motorun arkasına taktıkları büyük bir çuval ile bütün mahallenin kartonlarını, pet şişelerini toplayarak biraz da çevre temizliğine katkı sağlayan görmezlikten gelinen kahramanlar değil miydi onlar?
Garipleşen dünyada, Orta Doğu’ya yakın olan ülkemiz de nasibini bayağı almıştı. Deprem üzerine bir de pandemi yaşamıştı bu koca dünya. Tabii ki İzmit ve Yahyakaptan pazarı da... Yahyakaptan Mahallesi'nde insanlar oldukça bireysel, sosyalleşmekten korkan, sadece kendisini düşünen mahalle sakinleri hâline dönüşmüştü sanki. Lüks arabalarını artık bir adım yürümemek için pazarın girişine bırakabilme yarışıyla bazen trafiğin kaosa dönmesine sebep oluyorlardı. Artık yaşlanan Atiye teyze pazar arabasını nereden geçireceğini şaşıra dursun, bir şaşkınlığı da her pazar bol ve ucuz pırıl pırıl balık tezgâhlarını dolduran, Karadeniz'in meşhur hamsisinin 350 ₺ yazdığını görmesiydi. Pazar arabası biraz boş, biraz da boynu bükük evinin yolunu tutmuştu Atiye teyze.
"Lüks mandalina, Bodrum‘dan geldi." yazan tezgâhın mandalinasının kokusu, limonun sarısının güzelliği alabildiğine cezbediyordu insanı. Şu güzel Bodrum limonundan istiyorum dedim bizim Bodrum pazarcıya.
"Abla ben koyayım, artık seçme yok," dedi.
"Nasıl yani?" dedim.
20 yıldır aynı mahallede, aynı tezgâhtan limon alıyordum. Ne olmuştu şimdi? Zaten yükselen fiyatları kabullenmekte zorlanıyordum. Bir de üzerine ’Bodrum limonu’ diye şu genetiği ile oynanmış, ekşisi bile olmayan, sarısının rengi soluk limonları karıştırıp elime torbayı uzattığında artık üzülerek anladım. Dünya değişmişti. Yahyakaptan Mahallesi değişmişti. O kabul etmek istemediğim insanlık değişiminden Yahyakaptan da nasibini almıştı.
İnsanlık tarih boyunca olduğu gibi durmadan değişiyordu. Ve yine değişmeye devam edecekti. Ama nereye?
"Değil mi çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi kötüler kadı olmuş Yemen’e,
Ezilmiş hor görülmüş el emeği,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru”
William Shakespeare
Bahar YILDIZ
9/1/2025



Yorumlar