top of page

Kemeraltı Demircisi



Pandemi sona ermişti. İnsanlar, aylarca devam eden karantinadan sonra, baharda danaların yazıya çıktığı gibi dışarı çıktı. Etrafa, çarşıya, pazara çılgınlar gibi yayıldılar. Kafeler, çarşılar, mağazalar doldu taştı. Ben de soluğu Kemeraltı’nda aldım. Herkes evine kapandığında ben kendimi dağlara vurdum.

Bornova’dan metroya bindiğimde kendimi insanların arasında bir tuhaf hissettim. Oturduğum koltukta, karşımda oturan teyzeyle göz göze gelmemek için ne yapacağımı şaşırdım. En son cep telefonundan müzik açıp çantamdan bir kitap çıkarttım. İnsanlara hala alışamamıştım. Üzerimde bütün isteğime rağmen bir yabanıllık vardı. Çankaya istasyonuna geldiğimiz anons edilince kalktım ve itiş kakış olmadan, yürüyen merdivene oradan da sanki cehennemin yedi kat altından çıkıyormuşçasına yeryüzüne çıktım. Gün ışığı gözümü kamaştırınca güneş gözlüğümü taktım. Çıkar çıkmaz kendimi bir kurukahvecinin önünde bulmuştum. Taze kavrulmuş kahvenin beynimde yaptığı çağrışımlar, tükürük bezlerinin derhal çalışmaya başlaması kafamı karıştırdı. Buraya kadar gelme sebebim aslında Kemeraltı’nı görmek sokak lezzetlerini tatmak kadar Kızlarağası’nın yanındaki outdoor mağazasındaki indirimden istifade etmekti.

Yürüyüş pantolonlarına, polarlara indirim gelmiş. Bu arada çadırlar, matlar, termoslar artık ne ararsanız... Aslında ihtiyacım olan bir şey yoktu. Mağazanın önüne varana kadar akla karayı seçtim. Sanki bütün İzmir, Kemeraltı’na doluşmuştu. Tıpkı eski günlerdeki gibi. İğne atsan yere düşmez yani. Mağazanın önüne gelince önce vitrine bakayım dedim. Vitrindeki mankenlerin üzerinde son derece şık duran şu keten gömlek benim üzerimde neden bu kadar eğreti duruyor diye düşündüm. Ona başka giydirip bize başka mı satıyorlar acaba?

Gözüm vitrindeki bıçaklara takıldı. Girip içeriden bakayım dedim.

İçeri girer girmez temiz ve taze bahar kokusunun yerini ağır bir hava alıverdi. Bu rengarenk ürünlerden çıkan başka bir koku daha vardı. Kimyasal kumaş boyası. İlk baktığında rengarenk hâlleriyle, kaliteli kumaşlarıyla ilgi çeken bu ürünlerin kokusu bir beni mi rahatsız ediyordu? Neden şile bezinden gömlek giymiyorduk ki? Veya neden kök boya ile boyanmış Bursa kutnusundan, kemha kumaştan giysiler yapmıyoruz da ecnebilerin kim bilir hangi kimyasalla boyadıkları bu şeyleri giyiyoruz diye düşündüm. Pandemiden yeni kurtulduk ama korkarım bir başka pandemiye gidiyoruz diye zihnimle hasbihâl ederken bıçak reyonunun önünde buldum kendimi. Buldum, çünkü kendi irademle değil sırf insanlara değmemek için boş yerlere ilerleyince buraya gelmek zorunda kaldım. Çünkü kimse bıçaklarla ilgilenmiyordu. İsveç çakılarının fantastik fiyatları beni onlardan soğutmaya yetti. El yapımı av ve bushkraft bıçaklarına bakıyordum ki bir ince, cılız sesle irkildim:

“Yardımcı olabilir miyim?”

Kafamı çevirdiğimde geviş getirir gibi ağzını yaya yaya sakız çiğneyen lakayt bir kız. Saçına taç gibi taktığı rayban gözlüklerini iki de bir düzeltir gibi yaparken beni şöyle yukarıdan aşağıya bir süzdü.

“Hayır,” dedim.

Aldırmadı bile tezgâhtar,

“Ne tür bıçaklarla ilgileniyorsunuz?

“Fark etmez, her türden olabilir.”

Anlamadı.

“Yani çakılarla mı yoksa tek namlulu bıçaklarla mı?” diye sorunca

“Dövme çelik var mı?” diye sordum gıcıklığına. Tınmadı.

“Olmaz mı?” dedi. Eğildi tezgâhın altından kimisi kadife kaplı kimisi metal, şekilli, afilli kutular çıkarttı. Kutuları teker teker açıp bıçakları gösteriyordu. Bu Yakut bıçağı; çeliği elmastır. Bu ise Fin bıçağı, sapı geyik boynuzu çeliği paslanır siyah çelikten” diye saymaya başlayınca ümitlendim. Nicedir bir Fin bıçağı almak istiyordum. Çok pahalı oldukları için alamamıştım. Belki indirimde ucuza gelir diye fiyatını soracak oldum. Sanki söyleyeceği parayı veremeyeceğimi bilircesine zaten ince olan sesini bir ton daha incelterek 500 dolar demesin mi? Vallahi dilim tutuldu. Terlediğimi hissettim, ağzım kurumuştu. Tezgâhtar ise sanki benim bu hâlimden keyif alır gibi bütün yılışıklığı ile sırıtıyordu.

"İndirimli hâli mi?" diye sordum. Başındaki gözlüğü düzelterek “Hayır efendim, ithal bıçaklarda indirimimiz yok." dedi. Bütün hevesim kursağımda kalmıştı.

Naçar kendimi mağazadan dışarı attım. Derin bir nefes aldım. Kalabalığı yara yara, hoplaya sıçraya Kestanepazarı Camisi’nin önünden ara sokağa daldım. Bakırcıların tangır tungur çekiç seslerinin geldiği sokağa girdiğimde kalaycıların körüklerinden çıkan kömür kokusu genzimi yaksa da o mağazadaki kadar rahatsız olmadım. Elli metre daha yürüdükten sonra Kemeraltı Demircisi’nin önüne varmıştım.

Kapıdan girince instagramdan resmini bulduğum bir bıçak modeli göstererek,

"Bundan yapabilir misiniz?" dedim.

Gülerek yüzüme bakan usta, bir eliyle de alnının terini sildi. Simsiyah olmuş nasırlı ellerinin içinde kaybolan ince belli bardaktaki çayından bir yudum aldıktan sonra.

"Onu da zaten biz yaptık," dedi.

Şaşırmıştım.

Örsün üzerine çekici bırakıp ocağın kenarında yarısı isten simsiyah olmuş, mavi emaye demlikten tavşankanı bir çay doldurdu.

"Otur şura da bir çayımızı iç, sonra senin işe de bakarız."


Sandelyeye şöyle iyice yerleştim. Bacak bacak üstüne attım. Fincanın kulpundan kibarca tutup kaldırdım. Sonra dudaklarımı sündürerek uzun bir fırt çektim, bütün zihnim boşaldı. Sonra bir fırt daha çektim gözümün feri geldi. Kemeraltı rengârenk, her yer cıvıl cıvıl.

"Vay be hayat ne kadar da güzelmiş. Şimdi benden bin dolar istese billah acımam," diye düşündüm.

Abdullah TEMİZKAN

10 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Fotoğraf

Şiir Sustu

bottom of page