top of page

Keşif


Gözü çıkasıca, ha babam yağıyor. Bugün ikinci günü. Ortalık daha şöyle böyle ağarmıştı ki dün sabah başladı. Karardı, gece oldu, sonra gene ağarır gibi oldu, gün oldu, habire yağıyor. Çinko damın üstüne çıkmış da, pıtır pıtır gezinir durur sanki. Rüzgâr da yandan yandan savuruverince, duvarlar -çamur sıvalı, sedirden- nasıl seğiriyor.

Yağmur neyse de buranın rüzgârına ayar oluyorum. Adama söver gibi esiyor. Şimdi her yer, yol yolak hep çamur olmuştur. Kuruçay bile coşmuştur şimdi. Bu çalda çamurda nasıl keşfe gidilir ki. Sen gel de bunu savcıya anlat. Neymiş de taş gibi jipmiş, her yere gidermiş. Hiç sormuyor, bu araba kaç yaşında. Dağda yolda kalırsak bizi kim kurtaracak? Onu da hesap etmiyor. Candarmayı arasan gelir amma, ne biliyim içimde kötü bir his var. Hiç gidesim yok.

Yağmuru da soğuğu da sevmem oldum olası. Tabi bu savcı daha yeni ne yerin ne de suyun ruhunu bilir. Hayatında sel görmemiş, göçük görmemiş, soğukta buyumamış, nerden bilsin? Dur bakalım, o da öğrenecek.

Sabah acanslarında, yukarılara çok yağmış, ağaçları, direkleri yıkmış diyordu. Bu demektir ki fırtına buraya yaklaşıyor. Adam bizi cehennemin orta yerine götürecek. Ben her ihtimale karşı her türlü malzemeyi arabanın bağajına yüklesem fena olmaz. Çadır, battaniye, yağmurluk falan, ne olur ne olmaz.

Rüzgâr hızlanmaya başladı, çatının saçları tepemde trampet çalıyor. Önce gündüzü geceye çevirdi, şimdi de şimşeklerle, yıldırımlarla gündüzün gecesini aydınlatıyor. Gökle yer birleşti sanki. İki de ekip arabası gelecekmiş, en yakın köyün muhtarı da kendi arabasıyla gelesiymiş. Bu kadar adamı bu havada o vadide toplamak, tam deli işi.

Aha arıyor.

-Efendim Sayın Savcım, hazırım Savcım, tabii Sayın Savcım, emredersiniz efendim, tamam efendim, hemen çıkıyorum. Laptopu da aldım efendim. Katibi mi? Haberim yok efendim. Evinden he mi? Tamam alırım efendim. Telsizleri ve yedek bataryaları Musa komisere vermiştiniz, o getirecek herhal. Tamam Sayın Savcım, on dakikaya oradayım. Adliye’nin lojmanlarının hangi kapısına geliyim? Tamam Mısmılırmak tarafına geliyorum. Başüstünee iyi günleeer.

Çıkmadan şu radyoyu ve ocağın altını da kapatmam lazım. Aha yine arıyor:

-Evden mi? Daha çıkmadım. Hemen mi? Derhal efendim. Sel mi gelmiş? Dur bir camdan bakıyım. Vay anasını… Savcım essahtan her yer su. Irmak köprünün üstünden aşmış, bizim kapının önüne kadar gelmiş savcım. Nasıl çıkacağım ben şimdi? Arabaları da sürüklüyor efendim, koca koca ağaçlar, ahşap parçaları, masalar, sandalyeler, fırın kürekleri, gejgereler, tekneler her şey gidiyor efendim. Vallaha evi de sallar bu. Deli gibi akıyor, insanlar da var savcım, biri ağaca tutunmuş, yazık zavallı. Cipi filan bilmem de arka kapıdan bir üst sokağa oradan da tepedeki koruluğa gitmeyi denerim. Eğer imkân olursa beni oradan aldırabilir misiniz savcım. Alo aloo, alo, çekmiyor, kapandı.

Kapıları çekmeye gerek yok sanırım, önemli belgeler çantamda zaten, geri döndüğümde bu ev burada olmayabilir. Yine iyi dayandı köhne yapı. Ana tepe nerde lan? Tepe yok aboo.

Savcıyı aramam lazım, tepe yok, tepe gitmiş. Adam meşgul lan, hay örekesini şimdi kimle konuşuyor bu yav? Uff gözüm görmüyor, yürüyemiyorum. Aha açtı. He, benim Sayın Savcım. Savcım tepe yok, tepe gitmiş. Koruluk da yok. Bezirci mahallesinin üstüne akmış. He heyalan savcım, vallaha heyelan. Ben şimdi nere gideyim, he sayın Savcım, nereye?

Abdullah TEMİZKAN


16 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Son Dilim

留言


bottom of page