top of page

Hoşçakal Kasabası



Avlunun güneş vuran tarafında uçuşan toz tanelerinin kendilerini inkâra düşüp parlak kanatlı kelebekler gibi dans ettiklerini görünce kafasını, kaynar suya bastığı önündeki bir leğen çamaşıra indirdi Gülzarif. Hep yapıştı bunlara da kelebekler. Açık tahta kapıdan avluya giren ayak sesine irkilene kadar öyle baktı beyazlara. Kelebeklere aldırmayan kadın, eğreti gülümseyerek gelip yanına dikildi. Buralı değildi kadın giyiminden ya da daha önce görmediğinden değil, buradaki gülümsemelerin asabı bozuktur.

“Gülzarif Hanım?”

“Gel kızım gölgeye, dikilme orada. Görmesem daha iyi yapıştıklarını.”

Neyin yapışacağını anlamak için beyhude etrafına bakan kadın, birkaç defteri ve kalemi çekip kendisine yer açan ev sahibinin yanına yerleşti.

“Adım Suna, okula yeni atanan resim öğretmeniyim. Geçen hafta bir velim sizden bahsetti. Yazarmışsınız. Ben de gelip sizinle tanışmak istedim. Aklımda güzel bir proje var, siz de olur derseniz...”

“Yazarım, eylem olarak.”

“Gülzarif Hanım ben bir haftadır buradayım. Kasabada insanın ruhunu sıkıştıran bir his var. Ben böyle sıkışıyorsam çocuklar nasıldır kim bilir? Sizin bir öykünüzü okutup resimleyebilecekleri bir proje başlatmak istiyorum.”

Güneş yön değiştirmiş olacak kelebekler kaybolmuştu. Çocuklar nasıldır kim bilir ha? Çocuklar… Kolay mı sarılmak, yük olmuşu tüy gibi hafif hissettirmek, ağlayıp mızmızlanan çocuğu şarkı söylüyormuş gibi dinlemek, korkusunu görüp 'Ne var bunda korkacak?' gaddarlığında olmayıp hayaletlerine isim takıp onu güldürmek? Sabırsız bu hoca hanım. Farkında değil yolunun neden bu kasabaya düştüğünün. Çabuk geçmiş çırpınmaya.

“Bedri Bey de sizden bahsetti İl Milli Eğitimde ikimizin de evrak işi vardı. Orada karşılaşıp sohbet etmiştik. En son burada görev yapmış. Oğlunuza ders vermiş. Tesadüf ben de buraya atanınca sevinmiştim. Nereden bilecektim böyle… Güzel bir tecrübe demişti burası için.”

“Ben de tanıyordum Bedri diye birini. Hoşçakal Kasabası’ndan geliyordu. Bizim kasabaya bile sığmadı. Halbuki sığar, ne hissedeceğini bilememeler, haksızlığa uğramalar, hayal kırıklıkları, talihsizlikler… Şu kasabanın meydanından dağın eteğine kadar yayıla yayıla sığar. Demek sonra sizin o tarafa geldi. Ben de derim hep ‘geçince giderim’ diye. Kısmet işte.”

Doğduğundan beri hiç konuşmayan oğlunu, derse gelmeye ikna edemeyince açık tahta kapıdan yüzü karışık girivermişti içeri Bedri. Oğlan, babasının Cennet’in ‘Kar neden yağar kar?’ diye sorup duran oğlunun arkasına takılıp yiteli beri iyice içine kapanmıştı. Susmuşluğuna bedeni de riayet etmiş evden çıkmaz olmuştu. Bedri her gün gelip hayat bilgisi, matematik anlatmış, kitaplar okumuş hatta deneyler yaptırmıştı oğlana. Bir gün bir hikâye anlatana kadar da ne oğlanın ne de Gülzarif’in sisi kalkmıştı.

“Hoşça Kal Kasabası? Hiç duymadım, nerede ki bu kasaba?”

“Duymazlıktan gelmişsin. Arkanda bıraktığın yerdir ora; artık dönmek istemeyip geride bıraktığın sokağın başı, miadı dolmuş vaatlerin son cümlesi, görevini tamamlamış felaketin seni öğrenme birliklerine teslim etmeden önce attığı tekme.”

Kadının çantasını sıkmaktan beyaza kesmiş ellerine, gözlerinde titrekçe biriken yaşlara rağmen durmadı Gülzarif, anlamaktan kaçana tahammülü biteli çok olmuştu.

“Ne işin vardı da geldin buraya o güzel denilen yerlerden?”

“Ben… Kasaba çocuklarına bir faydam olsun diye”

“Hadi canım, kendini kendi iyiliğine adadın da kasaba çocukları kaldıydı öyle mi? Dünya heveslisi gözlerin; mutlu değil suskun, huzurlu değil kolaya kaçmış hâlinle çeliştiğinden olsa gerek silkelemiş hayat, uykun bitmese de uyandırıp buraya göndermiş seni."

Allak bullak olmuştu kadın. Kendi de olmamış mıydı? Bedrinin oğluna diye anlattığı hikâyeleri bir demlik çay getirip yanlarına ilişip dinlerken, hikayeler zamanla gitme hayalleriyle, yeni hayatlarla, güzel denizlerle, yaşamaya cüret edenlerle süslenir olduğunda.

“Bakın Gülzarif Hanım, ben buraya sizinle çocuklar yararına güzel bir şeyler yaparız belki diye geldim. Beni tanımadan kişiliğim ve yaşanmışlıklarım hakkındaki yorumlarınızı duymaya değil.”

“Tuhaflar birbirini şıp diye tanır kızım, olmayışından tanır, eğreti duruşundan, yamuk yumukluğundan. Niye hep senin gibiler var etrafında? İlk sen geldin de ondan. Orta Asya’ya bir ok atıp etrafında oba kuran ilk avcı toplayıcı gibi etrafına topladın hemdaşlarını. E içerde kimse de bilmiyor ne yapılacak, nasıl sevilecek, uyum nasıl olacak? Uyum da dediysek kabul gör diye etrafa saçtığın aptal gülümsemeden bahsetmiyorum. Kapıdan girince demedin 'Merhaba'. Ben diyeyim. Merhaba hemdaşım, merhaba ahlat ağacı, merhaba çalılık, fundalık. En azından fark et diye söylüyorum, tuhafsanmadığın yerler var. Nasılsın?”

Kadın ağlarken Gülzarif de içine ağladı. Dinmeyen öfkesini tutamadığına, Bedri’nin tek başına kurduğu hayallerini anlatan hikâyelerde kendi hayallerine nasıl da yer bulamadığına ağladı. Gülzarif sever miydi ki güzel denizler, oğluna sarılmayı severdi o, anlatmamıştı ki Bedri güzel denizlerin kıyısında oğlunun dizinde yattığını. Cüret etmek ne demek diye çok düşünmüştü sonra. Kasabadaki ahırdan bozma kütüphaneden, komşuların, dışardan gelenlerin evlerinden ödünç aldığı tüm o kitapları içmişti de içinden geçen, artık dışarı çıkmazsa ölecekmiş gibi hissettiren o cümleleri yazabilir miydi? Yazıyordu artık ama kimseye okutamıyordu yazdıklarını. Kasabadakiler sanki okumuş da anlamış, beğenmiş gibi orada burada övüyorlardı Gülzarif’i. Sanki buradan, içlerinden ve gitmeyen biri başarsa kendileri de refaha çıkacakmış gibi.

“Beni şıp diye tanıyıp anladığınıza göre, kendinizi niye anlayıp gitmediniz bu araftan?”

“Anlamak her zaman çözmek değildir, geçince giderim belki ben de, kısmet işte.”

Şu gölgeden geçse ya çıkarken, yüzü gözü ari olmuşken yapışmasa kelebekler.

Seda SAĞ

29 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Fotoğraf

Boşluk

bottom of page