top of page

Geçmişin Temizlenmiş Raflarında Bir Küçük Toz

    

      Komşum Nevin Abla ona hediye hediye ettiğim terliklerimi dün yine verdi ayağıma. İki insan göreyim, rahatlayım diye uğradığım ziyaretten nefes almakta zorlanarak ayrıldım. Kadın dese; “Niye düştü yüzün?” verecek bir cevabım olmadığı ve ayıp etmemek için çaktırmamaya çalışıyorum ama terlikler yine çok başarılı. Haklısınız. Nevin Ablamı da kırmızı terliklerimi de tanımıyorsunuz. Kırmızı, Ceyo markalı, siyah düşük dolgu topuklu, metal tokalı rugan terliklerim her göz göze geldiğimizde benimle konuşuyor. Konuşmakla kalmıyor “Sana ait değilim.” diye haykırıyor veya bir şey anlatmaya çalışıyor. Aynı dili konuşmadığımızdan olsa gerek anlamıyorum. Terlikçe diye bir dil var da ben mi bilmiyorum? Geçmişten gelen hiçbir eşyanın başaramadığı şeyi yapıp hatırlamanın oldukça lüzumsuz olduğu, çoktan geçmişin temizlenmiş raflarına eklediğim bir güne götürüyor beni. Göğsümde bir sıkışma hasıl oluyor. Her gördüğümde sıkışmanın dozu artıyor. Sanki gazın altı açık kalmış da pencereler kapalıymış gibi. Bu nedenle kullanmaya ara verip sadece kıyafetime uyduğunda arada sırada çıkarmak üzere terlik dolabına kaldırdım. Gelin görün ki başka terlik için dolabı açtığımda ille de yüzgöz olduk. “Böyle de olmuyor” deyip misafir terliği yapmak isterse diye Nevin Abla’ya verdim. Çok beğendi aldı. Bu sefer de her uğradığımda bana o terliği vermeye başladı. “Bak özlemişsindir belki kırmızı terliklerini. Pek güzel. Senin yaşında olsam kendim giyerdim.” diyerek. Hemen ışınlanıyorum o güne. Anlatmıyorum komşuma hikayesini. Bize de anlatmayacaksan neden açtın ki konusunu derseniz haklısınız. Biraz argo olacak kusura bakmayın, ben de hiç hoşlanmam gıdaklanıp yumurtlanmamasından. Elbette size anlatmak için açtım bu bahsi. Bazen anlatırken zihin açıklığı geliyor insana.

     İnsanların neden bana akşam pazarı gibi davrandıklarını anlamadığım zamanlardı. İstedikleri şeyi her zaman değerinin altında alacaklarına emin oldukları zamanlar. Benim de yeter ki alsınlar diye düşündüğüm zamanlar. Benim rahmetliyle nişanlıydık. Ölmeyen adama niye mi rahmetli diyorum? Ayrılıkta da bir çeşit cenaze çıkıyor ya evden. Gömdün, bitirdin, dualayıp helvasını kavurduysan ölmüş sayılır senin için. Ne diyordum. Nişanlıydık. Aynı bölümün yüksek lisansında okumuş bizler için “Üniversitede kendileri tanıştı.” cümlesi daha mümkün olsa da biz görücü usulü tanıştık. Görücü usulüyle tanışan çoğu aile gibi bizimkiler de araştırdılar etraftan, konu komşudan. Babası beş vaktini camide kılıyor, annesinin elinden Kuran-ı Kerim düşmüyormuş. Dışına baktım yeşil türbe, içine girdim estağfur tövbe deyimiyle ilk onlar vesilesiyle tanıştım. Cahillik işte. Suçun ne türbede ne terlikte olmadığını ancak anlıyorum. Aslında suç ve suçlu olmadığını da. Herkes pınarın altına ne kadarlık bir kap koyarsa o kadar dolarmış kabı. Neyse konuyu dağıtmamayım. Annem harıl harıl çeyiz tamamlıyor, biz de mobilya, beyaz eşya alışverişi yapıyoruz. Eski kayın ailemden emden ses seda yok. (Bu eski kelimesini de her defasında kullanmak ne benim elimi ne sizin kulağınızı yorsun. O günlerden bahsederken hepsinin benim için eskimiş kimseler olduğunu siz tamamlayıverin bir zahmet.) Az görüştüğümüz komşularımız kadar ilgileniyorlar evliliğimizle. Kız eviyle ilgili adetleri titizlikle takip eden fanatik gelenekçi görümcem söz konusu erkek eviyle ilgili adetlere gelince hafıza kaybı yaşıyor. Belki Hint geleneklerini takip ediyorlardır da ben yanlış anlamışımdır. Bohçasıdır, herkese ve evlerine hediyelerdir; kusursuz karşılıyoruz taleplerini. Fakat ben bohça görmeyi bırakın bir oyalı yazma veya havlu bile görmedim. İhtiyacım yok diye düşünülmüş. Dolaplarım doluydu. Çeyizlerim dört kız evlendirirdi. Onların deyimiyle çalışan gelindim. Ama annesinden bekledim. Cahillik işte. Ne aile yadigarı bir takıda ne de parada pulda gözüm vardı. Oğlumu evlendiriyorum diye heveslenip gelinine bir şey hediye etsin istedim. Anne diyordum kendisine ne de olsa. Bu da adettendi. Ama o bana “kızım" değil “gelin” diyordu. Nadiren bir şey alınacaksa onu da nişanlıma aldırıyordu. Nişanlılığımızın ilerleyen aylarında kayınvalidem görkemli bir törenle bana aldığı hediyeyi takdim etmeden önce iki görümcem annelerine “Verdin mi, ne zaman vereceksin?” gibi şeyler fısıldıyor, kaş göz yapıyorlardı. “Getirin” dedi. Sanırsınız ferman. Bu özgüvenini kocasının yanındayken de görmek isterdim. Yanına bir poşet getirdi eski görümcem. Beni çağırdı. Oturduğu kanepede şöyle arkasına yaslandı. Elini dudağıma doğru uzattı. Hanedandan kalan önemli bir mirası benim üzerime yapmak üzere önemli bir konuşma yapacak zannettim. Yanındaki poşeti bana uzattı. Hediye paketine konmamış kutuyu gülümseyerek açtım. Sonunda yirmi beş yaşımda anne demeye başladığım kişi beni düşünmüştü. On dört santimetre ince ökçeli, ayak numaramdan iki numara küçük, gümüş rengi, taşlı, prenseslere layık bir çift gelin terliği bana sırıtarak bakıyor. Terliklerle bakışmak o anda hayatıma girdi.

“Adettendir gelin kıza terlik almak. Bir giy, şöyle bir yürü de bakayım.” dedi.  O kadar almış sonuçta; gönlü olsun diye, belki de olmadığını görsün diye giydim. Yarısı dışarda kalan topuklarımla cambaz taklidi yaparak evin salonunda değil de podyumdaymış ama manken değilmişim gibi yürüdüm. Kaldırımdan da düşmüşlüğüm var ama bu terliklerle ayağımı burktuğumda paraşütüm olmasını arzu ettim. “Eline sağlık anne, çok sağ ol.” dedim. Bu kadar yüksek topukluyla gördüğün gibi yürüyemiyorum. Küçük de geldi.” dememe gerek yoktu bence. Bildiğim kadarıyla  kayinvalidemde miyopi yoktu. “Ali bu yüzden sormuş ayak numaramı demek. Oysa söylemiştim 38 giydiğimi.” dedim. Ali dediydi de. 36 kibar durur, taze geline daha münasip olur diye bunu aldım.” dedi. “Bana uygun başka bir terlikle değiştirsek daha çok giyerim anne eline sağlık, zahmet etmişsin o kadar.” Cümlesi ağzımdan kerpeten yardımıyla çıktığında burnunda bozulmuş süt kokusu gelmiş gibi bir hareketlenme oldu. Sanki bunları hiç konuşmamışız ya da ben işaret dili bilmiyormuşum gibi gün içinde sık sık: “Zeynep terliğini bi giysene çok yakışmıştı” dedi. Hafıza kaybının genetik olduğunu da o gün anladım. Baktı giymiyorum. Giyemiyorum. “Aynısının otuz sekiziyle değişin madem. Gelin dediğin yüksek ökçeli giyer”. dedi. “Nasıl güzel baksana ışıl ışıl.” Akşam neden bizimle geldiğini anlamadığım büyük kaynımla birlikte değişim için terlikçiye gittik. Hem şıklığı ve biraz topuğuyla annemizin gönlünü edecek hem de benim rahat yürüyebileceğim bir terlik aradım. Önce elimizdeki terliğin fiyatına muadil terliklere baktım ama o fiyata sadece onun gibi terlikler, bir de gündelik ev terlikleri vardı. Hani markası bilinmeyenlerden. Bana uygun sadece abartısız gösterişiyle Ceyo marka kırmızı terlikler ilgimi çekti ama o da öteki terliğin iki katı fiyattaydı. Bunu beğendim demekte epey zorlanıp uygun fiyatlı reyonda dolanıp durdum. Neden bizimle geldiğini anlamadığım kaynım: “Hadi, bir şey beğenin de çıkalım artık.” deyince ben de “Bunu beğendim.” deyiverdim. Fiyatını duyunca nişanlımın burnunda bozuk et kokusu gelmiş gibi bir hareketlenme oldu. Bu da genetik sanırım. Üstünü tabi ki nişanlım tamamladı. Böylece kayınvalidemin ilk ve tek hediyesinin parasını da kendisi ödememiş oldu. O gün evdeki en büyük gündem prenses terliğini verip yerine ne alacağımdı. Kapıda karşılandık. Hemen poşet elimden alındı. Kırmızı terlikleri görünce kayınvalidemin yüzünde yasını tutmayı ertelediği bir kaybın acısını gördüm. İnsanın verdiği şeyin, emeğinin değerinin farkında olmasının ne yüce bir haslet olduğunu da sayelerinde o akşam öğrendim.

       O gün bugündür kırmızı terliklerim zaman makinası gibi davranıyor. Bakışabildiğim terliklerle anlaşabilmenin de bir yolunu artık bulmam gerekiyor. Belki terlikler de insanlar gibi anlaşıldıklarında anlatma çabasını bırakıyorlardır. “Anlamıyorsa anlatmaya çalışarak yorulma.” veya “Anlattıkların muhatabının anladığı kadardır” gibi tavsiyelerin terliklerde işe yaramadığı kesin. Aklımda terlikler, göğsümde daralma uykuya daldım. Bütün gün kendisini düşünmem ona yetmemiş sevgili gibi rüyama girdi. “Takip et.” dedi. Yani demedi de. Rüyada demiş gibi olur ya. Öyle. Bizim evimizmiş ama eskiden. Odalara giriyoruz, çıkıyoruz. Bazı odaların temizliğiyle iftihar ediyoruz. Yani öyle gibi hissediyorum. Sonra başka bir eve dönüşüyor. Yine bizim evmiş ama bu sefer alt kattaymışız. Kalabalıkmış ama sakinleri evde değilmiş. Terlik önde ben arkada çizgi filmden hallice ilerliyoruz. Bazı odalar yine sade, temiz ve düzenli. Eşyalar da yeni sayılır. Komodin desem değil, sehpa desem değil; açık ve koyu kahve çekmeceli dolapların olduğu düzensiz bir odaya girdik. Pencereler kapalı ve havasız. İçim sıkışıyor. Sanki gazın altı açık kalmış gibi. Köşede koyu kahve bir dolap. Arabaların üzerindeki “ beni yıka” yazısı gibi tozun üzerine yazılmış bir kelime var: “anne". Boğazıma kılçık takılmış gibi öksürmeye, ardından ağlamaya başlıyorum. Ağlamaya başlayınca pencereler açılıyor. Biraz rahatlıyorum. “Peki neden?” der gibi bakıyorum terliğe. Cevap vermiyor. Bekliyor. Doğru zamanda doğru soruyu sormaktan olsa gerek kalbimde bir cevap beliriyor. Terliği göremiyorum. Görevini tamamlamış her hangi biri gibi sessizce çıkıyor.

       Ağlarken uyandım. Pencereleri açtım. Gümüş rengi topuksuz ev terliklerimi giyip yüzümü yıkamaya gittim. Gözlerimde isini atmış bir camın ışıltısı vardı. Bir insana bir süreliğine “anne” demenin kalbimde kapattığı odayı size anlatmasam fark edemeyecektim. Zihnim açılır diye düşünmüştüm ama kalbim de açıldı. Sayenizde genişledim.

    Bugün komşuma gidip bir kahve içeceğim. Kırmızı terlikleri ayağıma geçirip teşekkürle güleceğim.

41 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Üç Nokta

Comments


bottom of page