top of page

Gülbahar


Sevmek korkulur rüya

Yalnızlık büyük acı

Hangi kapıyı çalsam

Karşımda büyük acı


“ Serçesini, camın önüne çıkarıp henüz yıkadığı kafesinden damlayan tıp tıp sularla, pervazdaki çengele astı. Asarken sokağı boylu boyuna bir süzdü ki; kendisini gören var mı? Camının önünde bir bekleyeni var mı? Ah Gülbahar, hâlâ bekler.”*


-Off bu tozlar da hep dolar içeriye. Şu denizliği günde kaç kez siliyorum bilmem.

- Kendi kendine gene ne konuşuyorsun kuzum?


Gülbahar, bir yandan sokaktan geçenlere göz süzüyor, bir yandan da açık pencereyi kapatıyordu. Annesi ise az önce yediği etli dolmanın midesine verdiği ağırlığı hafifletmesi için köşedeki berjere oturmuş karnını ovuşturarak çayını yudumluyordu.


-Sokaktan onlarca araba, yüzlerce insan geçiyor. Herbirinin tozu dumanı içeri giriyor işte. Lüzumsuzlar... Zaten lüzumlu kişinin burada işi ne?


Elindeki bezle pencere pervazına abandı iyice. Sanki toz kir değil de katran bulaşmış gibi bastırıyordu bezi pimapenin beyazına.


-Ne isiyorsun insanlardan Gülbahar? İşinde gücünde millet.

-Aman onlara bir şey demedik. Anne şu yoğurt kabına kasımpatıları diktiğimiz iyi oldu, genişçene. Ama hiç hoş durmuyor böyle salonda, üzerine motiflerden bir kılıf öreyim mi?

-Hah bir o eksikti, onu da yap tam olsun. Heryer örgü, heryer motif.


Hüsna Hanım, kızının hâllerinden anlıyordu artık. Mesele toz falan değildi. Bitmiş bardağını gösterdi kızına.


Gülbahar annesine gözlerini parlatıp yanağını şişirdi. Bir “off” sesi gelmedi sadece. Perdenin kenarından hışımla çekip örttü. Annesinin elinden çay bardağını alıp mutfağa girdi. Ocakta demliğin altı hala yanıyordu. Önce annesinin bardağını doldurdu. Kendisine de yeni bir fincan çıkardı. Keyif çayı içmek istediğinde böyle yapardı. Taze fincan olunca sanki çayı tazeleniyor, keyfi de yerine geliyordu…


Fincanı sağ eline, bardağı diğerine alıp içeri götürdü.

-Kız anne, gene kızıcan biliyorum da benim iplikçiye gitmem lazım, yarım kaldı benim şu motif hırka.


Annesine çayını verdi kendi de karşı berjere oturdu. Hüsna Hanım pek hoşnut olmamıştı bu istekten. Hemen köşede duran sepet dolusu örgüyü yumağı yarım el işlerini işaret etti gözüyle.


-Kızım git al tamam da, ne olcak bunca hırka, bunca örgü. Giydiğimiz mi var, gelenimiz gidenimiz mi var?

-Anne millet için mi örüyoruz allasen. Bak, kaç tane de sattım hem, az para kazanıyoruz fena mı?


Az önce annesinden bişey isterken ki takındığı şirinliği geri çekmiş, yumaklarına örgülerine laf eden herkese gösterdiği hırçınlığını takınmıştı üzerine. Annesi Gülbaharın kızdığını farkedince biraz yumuşattı ses tonunu.


-Fena değil kuzum da başka şey yapmaz oldun. Geçen Feride ne dedi biliyon mu? Mahallede “ ören bayan” koymuşlar adını.

-Desinler anne desinler, kendi kızları akşama kadar elinde telefon orda burda fink atıyor laf dinlemiyor diye beni çekemiyorlar. El ağzına bakan, karısını tez boşarmış. Elalem konuşur durur bize ne?


-Yavrum ama sen de biraz dışarı çıksan, insan içine karışsan, gezsen tozsan. Çok şükür baban emeklisi bize yetiyor kuzum. Sade evde oturmakla, seni kimse görmez, bilmez, istemez.

-Hah laf istediğin yere şimdi geldi. Derdin bu zaten, evde kalıcam diye korkuyorsun.

-Sana sadece ören bayan demiyorlar, “evde kalan ören bayan” diyorlar. Zorla konuşturuyorsun insanı.


Gülbahar, duyduklarının acısıyla fincanı yanındaki fiskos masaya çarptırarak bıraktı. O hışımla çay fırlayıp fiskosun danteline damladı. Kaldırayım derken kalan çay da parmağına döküldü. Çay epeyce soğumuştu, eli yanmadı. Ama yanan bir yerleri vardı. Hem danteli çekiştirip kaldırıyor hem söyleniyordu.

-Hah! Ben istemiyorum sanki, gitti diyorum, gitti.


Hüsna hanım kalkıp kızının elinden fincanı da danteli de aldı. İçeri götürüp bıraktı. Geri döndüğünde Gülbahar pencerenin önünde bir ileri bir geri gidip geliyordu.

- Kim gitti kızım, kim?

-Süleyman

-Hangi Süleyman, ev sahibinin oğlu mu? Kızım kafayı mı yedin, delirdin mi? Adam evlendi ya iki yıl önce, gitti taşındı ya İstanbul’a. Tövbe yarabbim tövbe , o mu beklediğin?!


Gülbahar hızını artırdı yürüyüşlerinin, sonra aniden pencereyi açtı kafasını çıkardı bi sağa bi sola bakıp tekrar kapattı.

-Ne kafayı yiyecem be, anlaşamıyorlarmış işte. Öyle diyor anası, döner gelir diyor, çok sürmez diyor, sen merak etme diyor.

-Heh maşallah, tevekkeli kekleri börekleri sarmaları taşımıyorsun kadına. Yok penceresini sildim, yok bulaşığını yıkadım, yok süpürge çaldım. Ben de can sıkıntısından yardım ediyor kadıncağıza sanıyorum, kadın bulmuş kerizi, tövbe!


Hüsna Hanım, olduğu yerde berjere yığıldı. Başını iki eli arasına alıp kara kara düşüncelere daldı. Gülbahar ise kalorifer peteğinin üzerindeki bezi alıp pencere önünü silmeye başladı.

-Dantelin lekesi çıksın diye çamaşır suyuna yatırmak lazım. Sonra da kolalamak. Hırkanın motifleri de bitmek üzere. Yoğurt kabına da kılıf ördüm mü , bitti, gitti.


* İlk paragraf B. Nihan Eren’in ‘’YAVAŞ’’ adlı öyküsünden (Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı) alıntıdır.

Hava YILDIRIM

25 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Son Dilim

Comments


bottom of page