Cenaze Yemeği
- Esra DUYAR

- 13 Haz
- 4 dakikada okunur

Haberi alır almaz elime geçen ilk siyah kıyafetlerimi giyip Meliha teyzelere doğru evden çıktım. Gözlerimi mendille buluştururken arabaları kontrol etmekte zorlanarak, birkaçının kızgın kornası eşliğinde sağlık ocağının önündeki büyük caddeyi geçtim. Semt pazarının yanından ilerlerken, o eve artık Betüller veya Pınarlar mı diyeceğiz diye düşündüm. Betül, Pınar’ın büyüğü olduğu için herhalde Betüller deriz diye saçma bir hesap yaptım. O sırada gözyaşı bezlerimin ara verdiğini fark ettim. Meliha teyzeyi hatırlayıp tekrar başladım. İnşallah yemek vermemişlerdir; komşuları, akrabaları getirmiştir. Ben de yarın şunları götürürüm diye zihnimde menü yaptım. O sırada mendili yine boş götürüp getirdim.
Açık yeşil beş katlı binanın önüne geldim. Erkekler için çadır kurulmamış. Islak yerde yemek yemeleri zor olur diye mi ev sahibine külfet olmasın diye mi bilemeden doğrudan birinci katına çıktım. Cenaze olan binaların ve evlerin kapısı açık olur ya aşağıda da kapıda da zile basmam gerekmedi. Erkekler karşı komşuda toplanmış. Orada taziyeyi kim kabul ediyor ben de bilmiyorum. Otuz-kırk kadar kadın ve çocuk ayakkabısı ve sadece bir tane erkek ayakkabısı yanında kenara benimkini de ekleyip içeri girdim. Betül ve Pınar’ı arayan gözlerle salona girdiğim gibi Meliha Teyze’nin yeğeni elime köpük bir tabak bıraktı.
Kucağıma konan yemek tabağı yokmuş gibi davranmaya çalışırken yanımda oturan kısa siyah saçlı, siyah sim bluzlu, tanımadığım kadın içeri henüz giren Pınar’dan pilavı için tuz istedi. Pınar başıyla tamam deyip mutfağa gitti. Ben de arkasından kalkıp tabağı mutfağa bırakmak hem de Betül’ü de bulup acılarını azıcık paylaşabilmek için mutfağa yöneldim. Betül’le antrede karşılaşınca canım bir şey mi eksik tabakta deyince zeminle yer değiştirmek istedim. Benden bunu beklemiş olmasının kırgınlığını o an hissetmemeliydim. “Canımmm, başın sağ olsun, deyip sol kolumla sarıldım. “Sağ ol canımm, Allah razı olsun," derken o ana kadar yaş akmayan gözleri azıcık hareketlendi. Sağ elimdeki tabak yine gözyaşı bezleriyle arasına soru kipiyle girdi. “Bir şey tabii ki lazım değil. Yemek yemeye gelmedim ya. Pınar’a da bakayım. Mutfağa götürürüm ben, siz bunları düşünmeyin ne olur, hadi geç otur içeri,” dedim. “Gel beraber geçelim. Annem seni çok severdi. Annemin canına değsin. Allah’ını seversen ye,” dedi.
Kabul gününden farkını anlamak için pek de emare bulunmayan salonda Betül’ün işaret ettiği yere oturdum. Üzgün bir evlâdı daha da yormamak için ben mi tavuğu yedim, yoksa tavuk mu beni gagaladı, bilmiyorum. Bildiğim şey, orada olma amacımla yaptığım şeyin zıtlığından ötürü içimde en az dışardaki kadar soğuk, sert rüzgarlar estiği, zeminle yer değiştirme isteğimin yinelenmesiydi. Yerin dibinde olacaksam orada olmayacaktım. O zaman da Meliha Teyze’nin hatırı, varlığını da gidişini de onurlandırmak, Pınar ve Betül’ün dindiremeyeceğimi bildiğim acısına bir parça omuz vermek niyetim hâsıl olmayacaktı. Hafifletmek maksadıyla gittiğim yerde yük olmuştum. Betül’ün göreceği zamanlarda yutkunmaya çalıştığım ufak tavuk parçalarını gözyaşlarımla birlikte mideme gıdım gıdım yolluyor, on beş- yirmi yıllık bu âdeti devam ettirmek isteyenleri tespit etmeye çalışıyordum.
İçimden teyze demek gelmeyen yaşlı bir kadın; “Pınarcığım, şu bayanın ayranı yok, bir ayran getiriver, yutamıyor zaar,” diyerek listemin başına adını yazdırdı. “Hayır, hayır lütfen, istemiyorum,” dedim yalvarırcasına. Genç bir kız ayranı getirince başımı önce hafifçe sola sallayarak kadına baktım. Sonra karnımın içine gömmeye çalışır gibi eğildim. Zemine bindirdiğim yük iyice ağırlaştı. Hayır, kendime dürüst ve kararlı olacaktım. Köpük tabağın kapağını kapattım. Kimseye yemeğimin bitmediğini çaktırmadan gizlice kaçmak geldi içimden. Birazdan dua olacaktı. Olacak şey miydi elâlem gibi ateş alıp çıkmak? Üstelik yemek yer yemez. Bu fikri tamamına ermeden veto ettim: “Yok, olmaz o.” Biraz daha oyalanarak oturmaya devam ettim. Ne yapmam gerektiği fikri sanki kendiliğinden ilham olacaktı.
Yemek artık olduğundan başkasının eline tutuşturamazdım. Paketi mutfağa götürsem, birileriyle karşılaşıp “Aa, yemedin mi?” diye sorma ihtimalleri, öylece bırakıversem ve çöpe dökülse eve günah yükü bırakma ihtimali arasında savruldum. Yok, mutfak da olmaz. Yanıma alsam, lokantada yemediğimiz yemeği paket ettirdiğimiz gibi çıkmış olacaktım. Her hâlükârda yemeğe gelmiş bir insan olacaktım kendi gözümde.
Ben, zihnimin içinde bunların hesabını yaparken, içeri 45–50 yaşlarında topluca bir hanım girdi. Elinde Kur'an-ı Kerim vardı. İçeri girer girmez hepimiz hoca olduğunu anladık. Selam verdi.
“Cümleten başınız sağ olsun.”
Vazife şuuruyla hemen kalkıp yer veren kadının yerine, pencerenin önündeki iki berjerden birine oturdu. Hoca hanım okumaya başladı. Tabağın kapağını kapatıp, siyah şalımı üzerine örttüm. Yavaş ve sıradan görünerek usulca odadan çıkıp, hızlıca kapıya yöneldim. Kapıdaki tek erkek ayakkabısının sahibiyle konuşan Betül “Gidiyor musun yoksa?” deyince yakalanmış hissettiğimi çaktırmadan: “Yok,” dedim. “Olur mu öyle şey? Bir dışarı çıkıp geleceğim.” O sırada bir akrabasıyla konuştuğundan benimle ilgilenecek durumda değildi.
“Sağ ol abi, hesabı ödemiş, taşıtmışsın tabakları,” diye para uzatıyordu.
Biri asansörün arkasına gitmiş, öteki başka bir ayakkabı altında ezilmiş pabuçlarımı ayağıma geçirip bahçeye çıktım. Sakin bir duvar dibine yöneldim. Siyah şalı kaldırmadan önce etrafa baktım. Alışkanlığım olmasa da dopdolu bu tabaktakileri kedilerin, köpeklerin tüketmesi ihtimalinin içimdeki rüzgarı hafifletmesini diledim. Yenmeyeceğini bilerek baklava ve salatayı da tavuk ve pilavın yanına koydum.
Binaya yöneldim. Siyah şalımı bu kez göreviyle uyumlu olması için sırtıma aldım.
Toplu yemek dağıtımı tamamlanmış, çoğu tabak kaldırılmış, yeni gelen tek tük misafirlere dolu tabaklar getiriliyor, Meliha teyzenin yeğenleri arı gibi çalışıyordu. İki-üç kere mutfağa yardıma gittiysem de “Sen geç içeride otur, duaya katıl, burası soğuk, üşüme,” diye yolladılar. Tam tersi olması gerektiğine ısrar etsem de onların kararlılığı baskın geldiğinden diğer misafirlerin yanında yerimi aldım.
Okumasını ve duasını tamamlamak üzere olan hoca hanım, gözlüğünün üstünden bakıp Pınar’la, Betül’ü sordu. “Mutfaktalar herhâlde,” dedi biri. Çağırmaya gitti. Betül girdi salona. Kanepenin önüne ikiye katlanarak serilmiş lacivert battaniyenin üzerine, yere oturdu. Ben de yanına geçtim. Hoca hanım, “Mekânı cennet olsun canım. İçinize sindi mi inşallah. İyi oldu mu?” diye sordu. Betül abla, hiçbir âdetin sıralamasını bozmadan “Allah razı olsun. Ayağınıza, ağzınıza sağlık,” dedi.
Pınar’ın kuzeni, hoca hanım çıkmadan içsin diye işini hızlandırarak elinde çay tepsisiyle girdi. “Şekerliği unutma,” diye mutfağa seslendi. Betül’ü sırtından dürten bir kadın “Kızım, saat geç oldu ya, bu çok demli. Biraz açsanız,” deyince Betül mendili burnundan çekmeden kolumla tutup, başımla “Sen dur, ben hallederim,” diye işaret ettim.
Çayı açmaya mutfağa giderken Hüseyin Rahmi’nin Ecir ve Sabır’ındaki Behiye Hanım ve annesi Şekûre Hanım gözümün önünden resm-i geçit ettiler. Ruhları şâd olsun. “Pınar ve Betül ile dertlerini değişselerdi kahırlarından ölmez, belki yaşarlar mıydı?” diye düşünmeden edemedim. Aradan geçip takvimi değiştiren onlarca yıl dertlendiklerimizi de değiştirmişti. O sırada henüz beş saatlik kabir ehli olan Meliha teyze de eklendi resm-i geçite. Muhtemelen hâlâ “Hoş geldin,” kabullerini alıyor, gece yaklaştığı için yeni yatağına ve yeni, ince nevresimine alışmaya çalışıyordu.
Ağızları boş kaldıkça “Âmin” diyenler, kızların pek ağlamadığını söyleyenler, yemeğini ve çayını bitirenler; ecir ve sabır dileyerek ayrıldılar. Meliha teyzenin daha bu sabah yürüyerek girdiği kapıdan evlerine yollandılar.
Esra DUYAR



Yorumlar