top of page

Bulantı


     Yol tutmasa belki benim de ev tutarken tek kriterim işin eve yakınlığı olmazdı. Otobüse bin. Hangi durakta başlayacağını öngöremediğin bulantı tutsun. Bazen poşete bazen kendini zor attığın durağa kus. Bir sonraki otobüsü yahut tramvayı bekle. Başın ağrıyarak eve git. Akşamleyin pert olarak yemek bile yiyemeden yat. Böyle böyle kaç ay dayanır insan?

Araba mı alsaydım? Nedenini sorgulamadığım şekilde ehliyet ve araba almaya mesafeliyim. Sizin de sorgulamamanızı rica edeceğim.

Doktora mı? Gittim tabii. Gitmez olur muyum? Endokrinoloğa gittim. Dahiliyeciye gittim. Herhangi bir biyolojik nedeni yok, psikolojik Bülent Bey dediler.

Psikiyatriste de gittim. Rahatsızlığınız psikolojik denen kaç kişi gidiyordur ki psikiyatriste acaba? Doktor şikayetimi sorunca “Beni her gün yol tutuyor, midem bulanıyor. Her akşam perişan oluyorum. Doktorlar psikolojik diyor.” dedim. Baktı öyle. Depresyonda desen değilim. Midemin bulanması dışında anlatacağım bir derdim de yok. İlaç yazmak istemedi. “Evinizi taşısanız nasıl olur?” dedi. Hiç aklıma gelmeyen bu seçeneği yeniden ısıttım.

İş yerinin olduğu semtte kiralık daire olmadığı için ondokuz ay bu çileyi her akşam çektim. Sabahları bu kadar bulanmıyor. Hiç eğilmeden kırk beş dakika dümdüz karşıya bakıp, ağzımdan derin nefesler alıp kusmadan inmeyi başarınca yarım saate kendime geliyorum ama akşamları hiçbir taktik işlemiyor. Kiralık ev çıkarsa haber vermesi için tembihlediğim bir emlakçı aracılığıyla işe yakın bir evi emlakçıya üç kira bedeli komisyon ödeyerek tuttum. Evden işe, işten eve bulantısız beş sene sonra işte buraya tayinim çıktı. Uzun yol maceralarımı dinlemek istemeyeceğinizi düşünerek  o kısma biraz fesleğen kokusu  ekleyerek atlıyorum.

   Tahmin edeceğiniz gibi ilk kaygım işe yakın ev bulamamak oldu ama hiç zorlanmadım arayarak. Tayin döneminde içindeki kiracı henüz çıkmadan, üzerine kiralık yazısı asılmadan tutuluyordu evler. Bu evin camında vardı. Emlakçıdan kiralık. İçim ümitle doldu. Hemen aradım. Emlakçının ofisine gittim.

Başkaları kırmızı olsun da üç kuruş fazla olsun, der. Ben de işe yakın olsun da ister çamurdan olsun, dedim.  Alıcı gözle bakmadım. Benim gibi bekar erkek, arayıp da bulamadıkları komşuymuş. Ne güzel. Hem memur olduğum için kirasını, aidatını düzenli ödeyecek biriydim hem de çocuğum olmadığından, yakın zamanda da çocuğum olma ihtimalim olmadığından şekersiz çaymışım.  Gerçi bu deyimi misafirlikte kullanırlar ama emlakçının kusuruna bunun için bakacak değiliz.

Emlakçı evin havadarlığını, komşuların cana yakınlığını anlatırken göz bebeğinin yanında parlayan ışık, ortam karanlık olsa aydınlatırdı. Ama ben pek de dinlediğimi söyleyemem. Kiralık yazısını görür görmez karar vermiştim zaten. Emlakçı normalde de o kadar çok eğlenceli biri mi acaba? Ben sözleşmeyi imzalarken ayağıyla tempo tutup parmaklarını şıklatıyordu. İmza mı atıyorum Erik Dalı mı çalıyorum bilemedim. Yüksek komisyonla villa satın almışım gibi hatta sayesinde iyilik yapmış gibi hissettim. Kahkaha atarken yanımızda şaka yapan biri mi var diye etrafa baktım. Kırk altı numaralı dişindeki çürüğü görebildim.

Komşularım gerçekten çok cana yakın. Üst komşum Ayla Hanım’la taşındığım gün açılışı yaptık. Zilim çalınca "Herhâlde hoş geldin demek için birisi çay getirdi," diye koştum kapıya. Beklenti insanı mutsuz eder diye boşuna demiyorlar. Eşyaları yerleştirirken çok ses çıkıyormuş; inanmazsam çıkıp bakacakmışım. Sağ olsun beni görmezse çok özlüyor. Kapımı çalmadığı zaman "Acaba hasta filan mı oldu?" diye merak eder oldum. Dün akşam bardak kırılmıştı. Mutfağı temizlemek için süpürgenin düğmesine basmamla zilin çalması arası yirmi saniye ancak sürmüştür. Yeteneğini kendi eviyle benim kapım arasında harcaması çok üzücü. Büyük çocuğun sınavı varmış. Yazık, dikkatini dağıtmışım. Kendisinin Ramazan ayında gece birde veya üçte de olmak üzere mesai saatlerim dışında benim bildiğim günde en az on kere ev süpürmesi  davulculara destek kamu hizmeti sanırım. Belki çapraz komşumdan geliyormuş, kendisi haftada sadece bir kez ancak süpürebiliyormuş evini. İnanmazsam gidip bakacakmışım.

Alt komşularım Aliye teyze ve Fikret amca da sık ziyaretçilerimden. Eksik olmasın Aliye teyzem evde olmazsam bina görevlisine aratıyor işteyken. Bu kadar beni merak etmesine, anaçlığına duygulanıyorum. Banyo damlatıyormuş. Usta çağırıyorum. Parasını ben veriyorum. Haftalık rutinlerimden sayılır banyo gideri tamir ettirmek. Ustalar “Mümkün değil akmaz artık,” diyor ama Aliye teyze damlayınca banyo yapamıyormuş. İnanmazsam inip bakacakmışım. Damlamasa neden damlıyor desinmiş. Aynı ustayı yeniden ikna edemediğim için şehirdeki birçok tesisatçıyla tanış oldum.

Eve iş getirmeyin derler, ben apartmandan işe komşu getiriyorum. Dosyaların çıktısını almak için alt kata indiğim bir gün Halil abi beni görünce “ Aaa burada mıydın Bülent Bey? Ziyaretçin var seni arıyor.” dedi. Akraba, eş, dostumun olmadığı bu kentte beni kim ziyarete gelirdi ki? İçime bir sevinç doldu. İkişer üçer atladığım basamaklar bittiğinde ofisteki arkadaşların çay ikram ettiği Nadir Bey’le göz göze geldim. Yan komşum olur kendisi. Sabahları tıraş olurken jileti lavaboya vurduğumda yan tarafa çok ses gidiyormuş. Bir de akşamları midemin bulantısını belki unuturum, belki de izlerken uyuyakalırım diye ikinci seviyede tuttuğum  televizyonun sesi. Kalorifer peteğine vurunca anlamıyormuşum. Eşi Döndü teyze çok rahatsız oluyormuş hasta olduğundan. Beni yakalayamamış, yolu buradan geçerken uğrayıp söylemek istemiş. İnanmazsam gidip bakacakmışım. Tıraş olurken nasıl gidip bakabilirim henüz o kadar yaratıcı bir fikir gelmedi aklıma.

Eskiden sadece bulantıdan yatardım iki seksen.  Hoş, boyum bir atmış beş ama lafın gelişi. Burada üstüme birkaç kat battaniye almam gerekiyor. Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası ülkeye geçmeden önce bize uğruyor. Pencerelerimizi antika eser olarak müzayedeye koysak bence rağbet görür.

Yine televizyon karşısında uyuyakaldığım bir sabah oram buram tutulmuş hâlde gittim işe. Aynı odada çalıştığımız Murat hâlimi görünce:

“Abi hayırdır?”

Dedim; böyleyken böyle. Taşınacağım. Bu illet yüzünden taşınamıyorum.

“Madem psikolojik,  psikoloğa gittin mi?"

“Psikiyatriste gittim.”

“Sen tanımazsın. Bizim daireden emekli oldu. Aygül abla vardı. Kızı Amerika’da yaşıyor. Uçak fobisi vardı ablanın. Yıllarca gidemedi tabii. Torunu da olup dünya gözüyle göremeyince kadının canına tak dedi. Zeynep Hanım varmış psikolog. Dua ede ede bitiremezdi. Her sene gidiyorlar enişteyle. Emekli olalı yeşil pasaportla da epey gezdiler.”

“Nedir bu Zeynep Hanım’ın soyadı? Biliyorsun ülkede ilk üç sırayı kimseye kaptırmıyor Zeynep’ler.”

“Öğrenirim abi.”

“Hay Allah ne muradın varsa versin Murat.” İşler çözülmüş gibi hafifledim. Sol omzumun ağrısı o anda geçti. On beş ile yirmibeş numaralı dişlerimiz görünesiye güldük beraber.

    İşte böylece  Zeynep Hanım’la yaptığımız arkeolojik kazı sayesinde sadece akşamları yolda tutan bulantımın derdi neymiş duymaya başladım. On dört yaşımda kendisine anne dediğim anneannemin vefat haberini akşam okuldan dönerken şehir içi dolmuşta almıştım ve yolda inip bir duvar dibine reddetmek istediğim bu gerçeği kusmuştum. Belki bundandır kabrini sadece üç kere bayramda ziyaret ettim. Gözümden bir damla bile yaş gelmemesine hayret ettim. Akşamları televizyon izlerken uyuyakalmak da o günlerde anneannemsiz bir dünyaya bakmak istemediğim için edindiğim bir alışkanlığın yaşamına devam etmesiydi. Belki de böylece anneannemi de zihnimde yaşatmaya devam edecektim. Ne çok kolay ne de tahmin ettiğim kadar zor oldu.

On yedi yıl tutulmayı bekleyen yasım yaklaşık bir hafta sürdü. Ağladıkça iyileştim. Anneanneciğimi zihnimden kalbime aldım. Tek tük fotoğraflarımızı ve ondan bana kalan bir telefon defterini müzede sergiler gibi gözümün göreceği yerlere koydum. Nereye gidersem yanımda götürdüğüm ama göremeyeceğim dolaplara kaldırdığım bakır tabağı her gün kullandım. Baktıkça iyileştim. Sanki niye beni bırakıp gittin diye sitem edip zihnimin odalarına kapattığım anneannem çıktı ve doğradığı elma dilimini elindeki bıçakla uzattı bana. Bu kez gerçekten vedalaşmayı  başardığım anneannem sanki artık daha çok hayatımdaydı. Televizyonu da yaklaşık kırk gün sonra artık sadece ilgimi çeken bir şeyler olursa açmaya başladım.

Zamanla ölü taklidi yapan bedenime canlılık geldi. Murat:

“Abi meğer sende neler varmış da saklıyormuşsun,” demeye başladı. Ben bile neşeli bir adam olduğumu bilmiyordum ki.

      Geçtiğimiz günlerde Aliye teyzenin vefat haberi gelince öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazı için camiye giderken eski binanın önünden kasıtlı geçtim ve önüne park ettim. Pencerede kiralık yazısı hâlâ asılıydı. Gülümsedim. Ha evet. Ehliyet ve araba da aldım ama o başka bir hikâyenin konusu olsun. Erkeklerin de geçmişten getirdiği çeyizlik bohçaları oluyormuş. Birinden de bu çıktı. Şimdilik biz cenazeye gidelim. İmamın:

“Merhumeye hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorusuna; ilkokuldayken öğretmene “eeveeet” diye bağırdığımız gibi en yüksek sesle ben “Helal olsun,” deyince komşular bu şevkime dönüp baktılar. Namazdan sonra gözüme çok şirin görünen eski komşularıma tek tek sarılıp “Allah sizden razı olsun,” derken ne kast ettiğimi muhtemelen anlamadılar.

   Esra DUYAR

25 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Fotoğraf

Boşluk

bottom of page