top of page

Beyaz İncir


Tahir Bakkal'a doğru yürüyorum. Duvarın üzerinden sokağa sarkan dalları tarıyorum bakışlarımla.

İncirin sınır tanımaz dalları, sınır tanımamışlar, aşmışlar duvarı ama ben aşamıyorum boyumun sınırını, elimin uzanabileceği alanı genişletemiyorum. Çok var üstünde ama henüz renkleri dönmemiş yeşilden beyaza. Yine de yoklamak istiyorum ellerimle. Hissetmek istiyorum, o, çocukken kazandığım uzmanlık alanını yoklamak, parmak ucumla kabuğun altındaki beyaz etli kısmın damar damar örgüsünü hissetmek, 'Olması gereken yumuşaklığa ulaşmış mı?'yı anlamak istiyorum.

Sokakta yalnızım. Zıplayıp bir dal yakalasam mı ? Ah neden yanımda kıvrık saplı bir şemsiye yok ki? Yağmur yağmadığından mı yoksa hiç öyle bir şemsiyem olmadığından mı?

Dedemin uzun sopalarından olsaydı şimdi, ucundaki kıvrık demiri takardım istediğim dala çekiverirdim yanıma. Çok da asılmadan ama. İncir dalı eğilir ama gevrektir kırılıverir, kalırsın elinde koca dalla, öyle suçlu, öyle için ezilmiş. Hem burası dedenin bağı da değil ki sırtını sıvazlasın dedeciğin, bir dahakine o kadar çekmezsin diyerek. Dalı kırmayı geç, incirimi ne koparıyorsun diye üstüme yürümeyecekleri ne malum?

Senelerdir bu sokaklardan yürüyüp gittim işe de ne oldu? Kimseyi tanımam. Sabahları park etmeye çalışan arabaları görürüm ya da henüz arabasını park etmiş kahvesi elinde camlı kapılara doğru yürüyenleri. Onlar da ben gibi buradan gelip geçenlerdendir, bu bahçelerin sahiplerinden değiller ki.

Sadece bir kez şu beyaz evdekilerle irtibatım olmuştu. Hani o çok kar yağdığı, okulların tatilinin tekrar tekrar uzatıldığı günlerden birinde caddedeki restorandan şirkete dönerken Gustavo ile bu sokaktan geçmiştik. Karları eze eze yürürken alttan buz çıkıyordu da kaymamak için botlarımın altına zincirli aparattan bile takmıştım bu sokağın Tahir Bakkal’la kesiştiği köşe başında.

Orta yerden, bizden öncekilerin izinden yürürken beyaz evin hizasında neşeli bir kardan adam kesmişti yolumuzu. Gerçekten neşeliydi. Ezbere yapılmış bir gülen surat ifadesi değildi gördüğüm. Bir kere benim boyumdaydı nerdeyse. Bir kum kamyonu içini boşalttığında kum yere nasıl yığılırsa öyle yığılıp da sıkıştırılmıştı sanki gövdesi, yerden yukarı doğru. Kafası kocaman kardan adamlardan değildi. Gözleri kömür müydü siyah zeytin mi şimdi hatırlamıyorum ama ışıl ışıldır ya hani neşeli insanların, mutlu çocukların siyah gözleri, işte öyleydi. Burnu ince, narin bir havuç, tam 'Burnun havuç gibi olmuş,' dendiğinde söylenmek istenen gibi canlı bir turuncu, soğuktan kristalleşmiş, dokunsan dağılacak gibi.

Kocaman olmayan kafasında, kocaman bir ağız, kocaman bir tebessümle, sıcacık. Elinde süpürge niyetine, belki de şu incirin uç dallarından üç beş çubuk, boynunda hafif rengi atmış lacivert triko bir atkı. Belli ki özenle sarılmış boynuna atkı, ama rüzgar savurmuş. Düzelteyim demiştim, hani sevdiğinin boynundan içine soğuk girmesin diye sarar sıkıştırırsın ya atkıyı , öyle bir hisle öyle bir hevesle atkıya doğru uzatmışken elimi, beyaz evin üst camı açılmıştı. "Dokunmaaaa, biz yaptık onu, bizim o."

Bu kızgın, korkulu bağrış ürkütmüştü beni. "Sadece atkıyı düzeltiyorum," diyebilmiştim.

Bu kadardı işte irtibatım beyaz evdekilerle.

O gün az sohbet etseydim buharlanmış camın arkasından kardan adamlarını gözleyen o iki minik kafayla, sonraki günlerde de sokakta top oynarken rastlardım belki. O zaman da konuşurdum "Bu kış da dedenizle yapacak mısınız bakalım kardan adam?" derdim, "Belki gene aynı kardan adam gelir, özlemiştir sizi, camdan gözlerini alamıyordu o gün."

Bu sokaktan daha sık geçerdim. Çocuklarla, derken büyükleriyle ayaküstü, kapı önü sohbetlerim olurdu, mahalleli olurduk da "Şurdan iki incir koparmama kimse laf eder mi?" diye düşünmezdim bugün.

Bakışlarımı ağaçtan ayırıp yola çeviriyorum. Karşıdan birisi geliyor. Elinde iki beyaz incir var. Birinin içini açmış, kıpırdayan var mı diye kontrol ediyor adam, tam dedemin gösterdiği gibi. Sonra kabuğunu soymadan ağzına götürüveriyor yarısını, tam da benim sevdiğim gibi.

Daha bir kararlı dönüp bakıyorum bu kez dallara, yaprak aralarına. Aradığım inciri bulursam durup ulaşmaya çalışacağım bir şekilde. Birkaç tur atıyor bakışlarım hızlı hızlı.

Gözüm incirlerde yürürken düşmeyeyim diye başımı tekrar önüme çeviriyorum. Nerdeyse çarpacakmışım adama. Tam karşımda şu an. Göz göze oluveriyoruz. Elindeki inciri uzatıyor.

Ne bir ses ne bir işaret.

Alıyorum.

Yürüyüp gidiyor yanımdan.

Aklıma geliyor teşekkür etmediğim. Dönüp “Teşekkürler," diye sesleniyorum arkasından. Ne bir ses ne bir hareket. Belki, belli belirsiz bir kıpırtı sol elinde, mühim değil der gibi.

Hatice Ermiş / 2023

81 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Üç Nokta

Comments


bottom of page