top of page

 Şeker Portakalında Açan İlk Çiçek




Ben bu filmi çok izledim. Başrolü olarak. Bu defa izleyenleri  izlemeye karar verdim. Fakültenin son katındaki konferans salonunda, arka sıradan. Seçmeli derste filmi yapılmış kitapları inceliyoruz. Brezilya edebiyatına da sıra gelecekti elbette. Sınıftaki kimsenin yirmi dakika önceki keyfi kalmadı. Yanına mendil almayı unutan sınıf arkadaşlarım ne yapacaklarını şaşırmış durumda. Hele kızlar. “Ah Zeze burda olsan ben seni çok severdim.” Filmden kopup onları izlemek daha keyifli.  Zaten ben bu senaryoyu yaşarken de sık sık kopardım bulunduğum anıdan. Yoksa nasıl hayatta kalacaktım ki? 

Yazar mı bizi izleyip hikâyemizi yazmış yoksa bizimkiler mi kitabı okuyup kitaplardan öğrendiğini uygulama mevzusunu yanlış anlamışlar tartışılır. Kitabın çıkış tarihine ve bizimkilerin okuma alışkanlığına bakılırsa ikisi de değil. Zaten benim arabaların arkasına asılmak gibi tehlikeli eylemlerle de işim olmazdı. Mahalledeki arkadaşlarım binadaki tüm komşuların zillerine, mahalledeki taksi çağırma ziline basıp kaçmaktan çok eğlenir, ben onların yanında durmaktan dahi suçluluk duyardım. “Tamam, evet, peki,” günlük kelime limitimin üçte ikisini oluştururdu. Bildiğim kadarıyla büyükler en çok benim gibi çocukları seviyormuş ama bana onlar da denk gelmedi. Bilmem, bilir misiniz? Doğuştan suçlu olmak diye bir şey var. Şimdi size o günleri anlatıp ciğerinizi dağlamak niyetinde değilim. Kestirmeden gidelim. Evet ben de bir Zeze’ydim. Portuga'm da ninemdi. 

Arkadaşlarım hâlâ nasıl ağlıyorlar. Sevgileri yağmur gibi akıyor. “Heyy buradayım diyorum,” ama nasılsa bir damlası bana düşmüyor. “Seni ömrüm boyunca seveceğim Zeze! Fışşşş.” İnsani tavır ama boydan büyük vaat. İstatiksel olarak da gerçekçi değil. "İyi de sen ne anlarsın istatistikten? Matematik değil, edebiyat okudun,” derseniz; lise bitirmiş, en azından dört işlem ve olasılık öğrenmiş biri olarak şunu söylerim: Eğer gerçek olsaydı kitabın binlerce okurundan veya filmin binlerce izleyicisinden en azından bir tanesi de benim payıma düşerdi.

Kimse kitabını çantasına koymuyor. Güya kucaklarında oturtuyorlar Zeze’yi. Nasıl romantikler canlarım benim. Seçmeli derste arkadaşlarımı seçebileceğimi düşünmemiştim. Söz ile eylem arasındaki skalanın darlığına  'dürüstlük' deniyor sanırım. “Skala mıkala ne iş. Matematikçilerin dersine mi kaynıyorsun?” demeyin. O kadar kitap okuyoruz. Son sınıfa gelmişiz öyle böyle. Neyse. Şimdi hatırladım. Ben arkadaş seçmem ki. Onlar beni seçerler. Paşa gönülleri isterse.

      Ne kadar çok hem de beni seven, hoşsohbet yakın sınıf arkadaşım olduğunu en iyi vize, final haftalarında anlarım. Birden sıkı fıkı oluruz. Her gün duyduğum cümle: “Caner fotokopi için defterini ne zaman alabilirim?” olur.

En sık buluşma noktamız okulun karşısındaki kırtasiye. Geçen fotokopi çektirirken Artun şöyle vurdu bir sırtıma hafifçe. Caner ismi benim için biçilmiş kaftanmış. "Sen ne delikanlı, can bi adamsın. Dost dediğin böyle olur," dedi. Etimolojik olarak hem can dostmuşum hem çok delikanlıymışım. Ben de onun isminin anlamını biliyorum ama söylemedim. Çok değerliymişim onlar için. Onlar böyle söyleyince tebessüme hasret yanak kaslarıma can gelir. Tüm bunları anlıyorsun yine de gülümsüyor musun, derseniz: Evet.

Bazen yanılgısına da razı oluyor insan sevginin. Varsın saçsınlar mavi mavi boncukları. Yılda altı kere. Hâlâ bazen geç düşüyor. Yılların alışkanlığı bende aldanmak. Birinci sınıfta böyle değildim elbette. Defterlerimin, notlarımın alıcısının benden çok olduğunu anlamam üçüncü sınıfta nasip oldu. Notları aldıktan sonra benim yanımda planlayıp birlikte kafeye, lokantaya filan giderler. Sanırım delikanlılık veya can dostluk seviyem henüz birlikte yiyip içeceğimiz seviyeye gelmedi. Canları sağ olsun. Bazıları onu da yapmaz. İşi bile düşmez. Daha doğrusu, onlar düşmez. Düşkün olan hep Zezelerdir. Aramaz sormaz ama çıkarmaz da hayatından. Hayatının tam olarak neresinde olduğunu kestiremezsin. Dış kapısının mandalı olmakla, en değerlisi olmak arasında kafan karışıktır. Nasıl mı yapar? Mavi boncuklar ne güne duruyor. Hem ucuz hem göz alıyor. Gerçi benim gözleri değil kulakları alıyorlardı.

      Filmde Portuga’nın öldüğü anlaşıldı sanırım. Salondaki sağanak yağışın ve koro hâlindeki fışırtıların artmasından anladım. Ayşen ve Burcu dayanamayıp lavaboya gittiler. O kadar içli ağlamışlardı ki onları kenara çekip: “Biliyo musunuz, ninem öldüğünde ben de…" diyecektim. Lavabodan döndüklerinde göz göze gelmeyi umarak baktım onlara. Geldik. Gülümsedim. Daha önce hiç karşılaşmamış insanlar nasıl baş selamı bile vermeden geçerse öyle geçtiler. 

      Hâllerine bakılırsa hepsi Zeze’yi ömrü boyunca sevecek. Hıh. Öyle kolaydı. Yanlış anlamayın. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Ben mavi boncuk üretimine karşıyım. “Ömür boyu sevmek…” Çok yürekli, yürekten... Sevgi açlığından zafiyet geçiren, muhtaç görünümlü bir çocuğu sevmek kolaydır. Belki de acımak demeliydim. Ama hep çocuk kalacak hâli yok ya. Ben de kalmadım. Herkes gibi büyüdüm. Yani bedenim büyüdü.

Ülkemin nasıl yönetileceği konusunda fikrim alınıyor. Mezun olduktan sonra askere gideceğim misal. İşin zor kısmı, vaadde bulunana bir şeycik olmaz. Sevilmeyi öğrenmemiş olan inanıverir hemen. Şeker portakalında ilk çiçek açtığında nasıl coşku duyarsa öyle mutlu olur. İncittiğini umursayanlara, vicdanı olanlara, iyi niyetlilere sözüm; şeker portakalında açan ilk çiçek olmasalar keşke.

      Film bitince herkes yakınının cenazesinden çıkmış gibi görünüyordu. İkişer üçer çıktılar salondan. Ben tek çıkmıştım. Merdivenlerde Burcu ismimle seslenince etrafıma başka Caner var mı, diye bakındım. Gülümseyerek indi yanıma bir kat boyunca. “Nasılsın Caner?” dedi. “Nasılsın Caner?” dedi. Ben de ona gülümsedim. Tam iyiyim demek için ağzımı açacaktım ki sordu: "Farsça ders notlarını alabilir miyim?" Gülümsedim. “Tabii, yarın getiririm,” dedim.

Esra DUYAR

8 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Üç Nokta

Kolay Lokma

Comments


bottom of page